03-11-2026
İsmet Berkan

Ahmet Nazif Zorlu’nun ardından: Saçları 1 numaraya vurulmuş o çocuğun çakmak çakmak parıldayan gözleri

Ahmet Nazif Zorlu’nun ardından: Saçları 1 numaraya vurulmuş o çocuğun çakmak çakmak parıldayan gözleri

Ahmet Nazif Zorlu kürsüye geldi, salondakileri selamladı, sonra konuşmasına başladı.

O sırada arkadaki dev ekrana bir fotoğraf yansıdı.

Siyah beyaz, bir hayli yıpranmış bir fotoğraf. Fotoğrafta yaşı çok belli olmayan bir adam ve onun yanında üstü başı dökülen, saçları bitlenmeye karşı önlem olarak 1 numara vurdurulmuş, gözleri çakmak çakmak parlayan taş çatlasa 10-11 yaşında bir çocuk.

Fotoğraf bir manifaturacı dükkanında çekilmiş. Arka planda katlanmış kumaşlar raflarda duruyor. Önde tahta bir tezgah.

Fotoğrafta gördüğümüz saçları 1 numara vurulmuş, yıpranmış kıyafetler içinde çocuk Ahmet Nazif Zorlu’nun kendisi. Yanındaki ise babası Hacı Mehmet Zorlu.

Babası Mehmet Zorlu, Denizli’de manifaturacılık yaparken iflas etmiş. Etrafa borcu da var. Aile Trabzon’a kaçmış.

Mehmet Zorlu elde avuçtakiyle Trabzon’da bir dükkan açmış. Orada başarılı olunca da dönüp Denizli’de borçlarını ödemiş.

Ahmet Nazif Zorlu bir anlamda o manifatura dükkanında doğmuş. “Babamın en kızdığı şey” demişti o gün konuşmasında, “Şu fotoğrafta arkamda gördüğünüz kumaşların düzgün katlanmamış olmasıydı.”

İşte bugün aramızdan ayrılan Ahmet Nazif Zorlu oradan, o dükkandan geliyordu. Trabzon’a göç etmek zorunda kalmış ailenin, yoksulluk içinde büyüyen çocuğuydu o. Yokluktan gelmişti.

Ahmet Nazif Zorlu ve babası Hacı Mehmet Zorlu.

***

Helikopterde yol boyunca bana Türkiye’de televizyon yapmanın ne kadar saçma, ne kadar çılgınca bir şey olduğunu anlattı.

Derken helikopter alçalmaya başladı. Çatısında kocaman Vestel yazısının yazılı olduğu inanılmaz büyüklükteki bir alana ve binalara yaklaşıyorduk. Burası “Vestel City” diye biliniyordu, Manisa’daydı ve sahiden neredeyse şehir büyüklüğündeydi.

İndiğimizde, “Bana bir saattir televizyon yapmanın ne kadar saçma olduğunu anlatıyorsunuz ama televizyon yapmak için koca bir şehir kurmuşsunuz” dedim. Gülmeye başladı.

Ben de abartıyordum tabii, Vestel City sadece televizyon üretmiyordu, her türlü beyaz ve kahverengi eşya burada üretiliyordu.

Benim de çok iyi tanıdığım Cengiz Ultav’ın adını verdi, “Onun sayesinde” dedi, “TV başına kazancımız 70 cent daha yükseldi, biraz daha az çılgınca bir işe dönüştü.”

Televizyon dediğiniz içinde 1000’den fazla patent olan bir cihaz. Her patente para ödüyorsunuz. Eğer patentler sizin değilse TV üretmekten elde edilen katma değer TV başına 1,5 dolar civarında bir şey. 

Düşünün binlerce işçi çalıştırıyor, son derece karmaşık bir tedarik zincirini yönetiyor, binlerce bayiye dağıtım yapacak kanalları kuruyorsunuz ve ne uğruna? Ürettiğiniz üründen 1,5 dolar kazanmak uğruna.

Cengiz Ultav, Türkiye’nin ilk bilgisayar bilimcilerinden biriydi, ben onu NCR Genel Müdürlüğü sırasında 80’lerde tanıdım. O sıralar Vestel’in ArGe’sini kurmuştu; TV üretiminde bazı patentler almış, bu sayede elde edilen katma değeri mütevazı bir miktar yükseltmişti.

Ahmet Nazif Zorlu’yu bu denli başarılı bir iş insanı yapan şey işte buydu: Cengiz Ultav gibi birini bulmak, teknolojiye yatırım yapmak.

Uzaktan gördüğüm kadarıyla söyleyeyim: Vestel, çok yüksek ideal ve hedeflerle ile Türkiye’nin ekonomik gerçekleri arasında sıkışmış şirketlerden biri.

Ben bu şirketin bugün yaşadığı zorlukları aşacağına güveniyorum.

***

Ahmet Nazif Zorlu öyle bir kuşağın insanıydı ki, elle tutulabilir olan şeylere inanıyordu. Üretimden, dünyanın riskini üstüne alıp fabrikalar kurmaktan vazgeçmemesi bundandı.

Oysa belki hayatta en büyük parayı finans işinden kazanmıştı. Bankasını sattığında, eline geçen paraya belki kendisi bile inanamamıştı.

Ama o döndü yeniden üretime. 

***

Son olarak onunla adını taşıyan Zorlu Center’da şans eseri karşılaştım. Ailecek yemek yiyordu Eataly içindeki bir lokantada. Ayak üstü biraz konuştuk, ona Eataly’yi açtığı ve hepimizin hayat kalitesine böyle bir katkı sunduğu için teşekkür ettim. Gözleri parladı.

Zorlu Center çocuğu gibiydi. O devasa yapının en minik ayrıntısıyla bile meşguldü. Temizlikçiye işini ihmal ettiği için kızabiliyor, çiçekler ve ağaçlarla tek tek ilgileniyor, sık sık bina içinde “teftiş turları” yapıyordu.

Bu bina onu ekonomik olarak çok zorlamıştı. Türkiye’de emlaktan ve müteahhitlikten neredeyse para kaybedecek duruma gelen herhalde az sayıda insandan biri olmuştu Zorlu Center yüzünden. Ama bir yandan da binasıyla gurur duyuyordu.

***

Bir süredir kanserle boğuşuyordu. Hayatı kavga ve mücadeleyle geçmiş, bir tek gün bile teslim olmayı düşünmemiş bir insandı.

Hep onun ve benzer başlangıçlardan yola çıkan birkaç kişinin daha hikayesini “Sıfırdan Milyar Dolara” başlıklı bir kitapta toplamayı düşündüm, benim tembelliğim bir türlü oturup yazmadım.

Türkiye, önemli ve yeri doldurulamaz bir girişimcisini kaybetti. Sevenlerinin ve ailesinin başı sağolsun.

Züccaciyeci dükkanına giren fil

Züccaciyeci dükkanına giren fil

Fon soygunu deyip geçiyoruz ama bu tabir soygunun arkasındaki bir başka şeyi, yönetim beceriksizliğini gizliyor maalesef.

Evet, ortada soyguncular var; o soygunculara yıllarca izin veren kamu yöneticileri var.

Ama bir şey daha var: Aynı kamu yöneticileri, “Biz bu soygun düzenine son vermek istiyoruz” dedikten sonra bu kez inanılmaz bir beceriksizlik ve iş bilmezlikle soygunun boyutunu çok ama çok büyütüyorlar. Bu da kötü yönetim.

Yarın daha ayrıntılı yazacağım ama bugünlük kısa bir özet vereyim: 28 Ağustosta SPK, hisse senedi fonlarıyla ilgili kuralları değiştiriyor, yani “Bu soygunu sona erdiriyorum” diyor.

Bu denir denmez de, herkes ne dendiğini anlıyor ma hızla fonlardan çıkış başlıyor.

Fonlar çıkanlara paralarını ödüyor ama bunu kendi fon kaynaklarını kullanarak yapmıyor; komşu para fonlarından borç alarak yapıyor. Oysa hisse senedi fonları, kendilerine gelen müşteri taleplerini ellerindeki hisse senetlerini satarak karşılamalıydı. Bu satışlar hisse değerlerini ve dolayısıyla fon değerini düşürecekti. Yani müşterisine zarar ettirmeliydi.

Ama fon yöneticileri, bunu gelip geçici bir panik sandılar ve müşteri taleplerini para fonlarından karşılamaya başladılar.

Normalde SPK bunu engellemeli, o türden ters repo takaslarına izin vermemeliydi. SPK bu izni vermese hisse senedi fonları 16-17 Eylüle kadar yaşamayacak, çok daha önce, Eylül ayı başında temerrüde düşecekti ama ortaya çıkan maliyet de, mağdur sayısı da bu kadar artmayacaktı.

SPK, hisse senedi fonlarının para fonlarından borç almasına göz yumunca, sorun para fonlarına da sirayet etti.

Sadece orada da kalmadı. İşte bugün haberi var, Takasbank’ı bile zarara uğrattı.

Bugün öğreniyoruz, örneğin Türkiye Sigorta’nın saklama hizmeti vermesi için Tera’ya koyduğu 9 milyar liralık devlet iç borçlanma senetleri, bu şirket tarafından takasa konmuş ve karşılığında nakit alınmıştı. Yani, para bulmaya uğraşan Tera o kadar sıkışmıştı ki kendisine ait olmayan malları bile rehin edip borç alıyordu.

SPK bu krizi yönetirken aynen züccaciyeci dükkanındaki fil gibi davranmıştı. İş bilmezliğin, yönetemezliğin bu seviyesi insanı çok fena ediyor.