31-01-2026
İsmet Berkan

Avrupa’nın sahiden Türkiye’ye ihtiyacı var mı?

Avrupa’nın sahiden Türkiye’ye ihtiyacı var mı?

Şunu görelim: Avrupa, birinci sınıf bir ekonomik güç sahibi olmaktan sadece 10-15 yıl içinde ikinci sınıf bir ekonomik güce dönüştü.

Bunun başlıca sebebi, Avrupa’nın yeni başlayan yapay zeka ekonomisinin neredeyse hiçbir yerinde olmaması, yeni yaratılan değerden hiç pay almıyor olması, kendi başına değer yaratmak için yeterli sermayesinin bulunmaması.

Baktığınızda gerçekten de Avrupa’dan son 10-15 yılda çıkan büyük teknoloji şirketi yok gibi. Oysa tek başına OpenAI adlı üstelik de kâr amacı gütmeyen Amerikan şirketi bile neredeyse trilyon dolarlık bir değere sahip. Yıl sonunda OpenAI halka açıldığında bu değeri daha net göreceğiz.

Bütün bu dönem içinde koca Avrupa kıtasından çıkan icada ve inovasyona dayalı yegane iki şirketin NovoNordisk ve BioNTech olması, her ikisinin de biyo teknoloji şirketleri olması çok çarpıcı. Bu iki şirket Avrupa kıtasının temel bilimden teknolojiye ulaşma konusundaki tercihini gösteriyor.

Yapay zeka/bilgisayar bilimleri alanında tabii Londra’dan çıkan DeepMind var ama bu şirket daha kafasını gösterir göstermez Google’a satıldı; Avrupa’dan bu şirkete tek bir talip bile çıkmadı.

Trilyon dolarları fazla fazla bulan yapay zeka ekonomisinin Avrupa’ya hiç uğramaması ve Çin ile ABD arasında paylaşılması, Avrupa’nın birdenbire eski zaman teknolojileriyle durumu idare eden bir koca kıta gibi görülmesinin başlıca sebebi.

Buna bağlı olarak Avrupa’nın ekonomik motoru teklemeye ve büyüme yaratamamaya başladı. Düşünün: Küresel Covid salgınını çözen bir Avrupalı şirket olmasına rağmen, o şirket üretimini bir Amerikalı ortakla yaptı, Avrupalı ortakla değil ve küresel salgının etkileri dünyada en çok Avrupa’yı vurdu.

Salgında aylarca resmen sokağa çıkma yasağı uygulayan Çin, milyon kişi kaybeden Amerika salgının etkisinden çıktı; Avrupa hala o etkiyi yaşıyor. Avrupa ekonomilerinin küçülmesi çok ciddi bir sorun.

Bunun üzerine Rusya’nın Ukrayna’yı işgale girişmesini ve Avrupa’nın tarihsel anlamda en büyük korkusunu uyandırmasını ekleyin. Rusya’yı durdurmak isteyen Avrupa, inanılmaz yüksek bir enerji maliyetini üstlenmek zorunda kaldı ve o da Avrupa ekonomisini vurdu.

Avrupa olduğu yerde sayar, patinaj yaparken Amerika bütün iç politik istikrarsızlığına ve büyük iç kavgalarına rağmen hızlı adımlarla ortaya yeni bir ekonomi (yapay zeka ekonomisi) çıkardı ve Avrupa ile arasındaki farkı açtı. Çin benzer şekilde hem ekonomide hem de siyasi-askeri cephelerde müthiş ileri adımlarını atmaya devam ederken Avrupa kendini birden ikinci sınıf bir güç olarak buluverdi.

Avrupa Birliği tasarımı nedeniyle zaten bir siyasi güç değildi. Askeri güç de değildi. Ama ciddi bir ekonomik güçtü; şimdi onu da kaybediyor.

Peki buradan nasıl çıkacak? Nasıl yeniden “birinci sınıf” olacak? Üstelik artık sadece ekonomide birinci sınıf olmak yetmiyor; parçalanan dünyada siyasi ve askeri olarak da birinci sınıfa terfi etmesi gerekiyor Avrupa’nın.

Bizler akıllıyız da Avrupalı insanlar aptal değiller. Buraya kadar yazdığım her şeyi Avrupalılar uzun yıllardır tartışıyorlar, konuşuyorlar, çareler bulmaya ve bu çareler üzerinde ortaklaşmaya çalışıyorlar zaten. (Macron’un meşhur şaka konusu olan sözünü unutmayın: ‘Sometimes it’s too slow. For sure… It needs reform. For sure…’)

İşte bu ortamda, çokça Rusya-Ukrayna savaşının ve İsrail’in Ortadoğu’da bütün dengeleri bozan Gazze savaşının etkisinin üstüne bir de Trump’ın ABD’ye başkan seçilip Avrupa’ya ikinci sınıf muamelesi yapması, neredeyse eş zamanlı olarak AB’nin aklına Türkiye’yi, Türkiye’nin aklına da AB’yi getirdi.

DEİK’in Avrupa İş Konseyleri Koordinatörü Mehmet Ali Yalçındağ’ın dün duyurduğu, bugün de Financial Times gazetesinde tam sayfa bir ilan olarak yer alan Türk iş dünyasının Avrupa’ya mektubunu bu bağlamda okumak gerekir.

Dün mektubu biz gazetecilere anlatan Yalçındağ’a ve DEİK Başkanı Nail Olpak’a açıkça sordum: Acaba Ankara ve Tayyip Erdoğan iktidarı bu girişimi ne ölçüde destekliyordu? Acaba iş dünyasının bir mektup da Ankara’ya yazması gerekiyor muydu?

Soruma net bir cevap aldığımı söyleyemem ama şunu söyleyeyim: Tango yapmak için iki kişi gerekir.

Sorum sırasında bir de örnek verdim: Almanya Başbakanı Friedrich Merz, 30 Ekimde Brüksel, Paris ve Washington dışında ilk dış gezisini Türkiye’ye yaptı ve bu gezide şu mesajı verdi: “Türkiye’yi AB’de görmek istiyoruz.”

Tabii bu şarta bağlı bir istekti. Türkiye’nin yeniden Kopenhag Kriterlerini yerine getirir olması, kısacası ülkemizdeki hukuk devleti ve demokrasiyi yeniden Avrupa standartlarına yaklaştırmamız gerekiyordu.

Merz’in bu çağrısına Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan değinmedi bile, ne olumlu ne olumsuz tek kelime söylemedi bu konularda. Oysa aynı Erdoğan, AB’ye tam üyeliğin Türkiye’nin stratejik hedefi olduğunu söylemeye devam ediyor. 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, savunma ve güvenlik konuları söz konusu olduğunda “Biz Avrupalılar” diye konuşuyor ama AİHM kararlarının uygulanmaması konusunda, “Avrupa bu konuyu politize etti” diyerek suçu Avrupa’ya atıyor. Ne yani, Türkiye’de hukuk devletinin yok olmasından, demokrasinin minimum seviyeye (hala seçimler var ama isteyen herkes aday olamıyor) düşmesinden Avrupa mı sorumlu?

Avrupa’nın geleceğin dünyasında nasıl bir güç olacağının gerçekçi tarifini ilginç biçimde Avrupalı olmayan bir lider, Kanada Başbakanı tarif etti daha iki hafta önce Davos’ta. (O konuşmanın tam metnini buradan okuyabilirsiniz.)

Carney’e göre ‘Orta ölçekli güçler’ bir araya gelmeli, kurallara dayalı dünyayı ve uluslararası kurumları savunmalı ve bu yolla büyük güçlere (ABD ve Çin) denge sağlamalıydı. İşte Avrupa Birliği zaten tam da bu proje. Tek başına Almanya veya Belçika veya Fransa veya Slovenya bir güç değil ama bir araya geldiklerinde bir anlam ifade ediyorlar, denge kuruyorlar.

Avrupa bu dayanışma gücünü Türkiye’yi de ekleyerek daha da arttırmak ister mi? Teorik olarak ister elbette. Ama şunu unutmayın: Avrupa’dan kaynaklanan ırkçı, İslam karşıtı argümanlar çok kuvvetli ve bu haliyle Avrupa Türkiye’yi kendisiyle eşit görmeye çok uzak.

Peki Türkiye, kaçınılmaz biçimde bir değerler sistemi olarak varlığına devam etmekten başka seçeneği olmayan Avrupa’nın o değerlerine uyum sağlamak ister mi? Mevcut iktidarın bunu istemediğini, Türkiye’yi otoriter yönetime mecbur kendine özgü bir ülke olarak görüp bu kendine özgülüğünü Avrupa’ya zorla kabul ettirmek gibi ümitsiz bir çaba içinde olduğunu hepimiz biliyoruz.

Peki o zaman iş dünyası boşuna mı uğraşıyor, boşa mı kürek çekiyor?

Hayır bu da doğru değil. Dünyamız bu ölçüde parçalanır ve gerilirken Türkiye’nin tek başına kalamayacağı, bir ekonomik blokun içine girmek zorunda olduğu çok ortada.

Öte yandan Avrupa’ya ciddi bir güç katacağımız, kıtanın stratejik derinliğini arttıracağımız da ortada.

Ama dediğim gibi tango için iki kişi gerekir ve bir de uygun müzikle uygun kıyafetler. Müziği duyuyoruz belki ama taraflar henüz uygun kıyafetlerini giymiş değiller ve uzaktan birbirlerini kesmekle meşguller.

Armadası geldi yerleşti, bakalım Trump ne yapacak?

Armadası geldi yerleşti, bakalım Trump ne yapacak?

Amerikan Başkanı Trump günlerdir İran’ı tehdit ediyor, “Çok güçlü bir donanma yolladım, bir an önce gelin benimle anlaşın, yoksa sonunuz fena olur…” diyor.

İran ise böyle bir tehdit altında müzakere yapmayacağını söylüyor.

Gerçi dün Türkiye bir çeşit arabulucu olarak devreye girdi, İran Dışişleri Bakanı buraya geldi, Cumhurbaşkanı Erdoğan İran Cumhurbaşkanı ile konuştu ama hepimiz biliyoruz: O iki isim de bu konuda karar verme yetkisi olan kişiler değiller.

Yetki tek başına ülkenin dini lideri Ali Hamaney’de.

Türkiye üzerinden ABD ile bir görüşme kanalı açılmış mıdır? Çok şüpheli, çünkü İran Dışişleri Bakanı Arakçi ile Trump’ın özel temsilcisi Witkoff arasında bir kanal zaten var ama bildiğimiz kadarıyla Ali Hamaney, Arakçi’ye Witkoff’u aramasını yasakladı.

Bu durumda Trump’ı bekliyor bütün dünya. Koca donanmasını ve müthiş bir ateş gücünü İran körfezine yolladı, bakalım o güçle ne yapacak?