
Hem ‘Dünyalı’ hem ‘Milli’ olunamaz mı? Bal gibi olur, bakın Atatürk’e
Yarın Cumhuriyetimizin 103. yaş gününü kutlayacağız.
Dün biraz anlatmaya çalıştım, bizde 18. yüzyılın sonlarından itibaren bir nevi “devlet politikası” haline gelen “devleti kurtarma”nın son aşaması 1923’te gerçekten de vatanımız ve özgürlüğümüz dahil her şeyimizi kaybetmek üzereyken kurmayı başardığımız Cumhuriyetimiz.
Daha önce de yazmıştım, çocukların okuması için bir Atatürk biyografisi üzerinde çalışıyorum bir süreden beri ve gerçekten de içim dışım Atatürk olmuş durumda.
Atatürk’ün söylev ve demeçlerini okurken onun hakkında yazılan hatıratı tararken benim dikkatimi çeken bir şey var. Atatürk, Türk milletine herhangi bir konuda öğüt verirken de, dış politika veya güvenlik politikası konuşurken de, eğitimden söz ettiğinde de her seferinde “İnsanlık alemi”nden ve “Bütün insanlığa faydalı olmak”tan söz ediyor.
İstiyor ki, yaptığımız ve yapacağımız her şey, sadece bize değil bütün insanlığa bir fayda getirsin; sadece bizi yüceltmesin, bütün insanlığı da yüceltsin.
Atatürk’ün bu dünyalılığı ve evrenselciliği onun bize en az anlatılan yanı sanırım.
Bir an için düşünün, Atatürk ve arkadaşları çok başka türlü de hareket edebilirlerdi. Neredeyse bütün dünyaya karşı bir savaş vermişler ve kazanmışlardı.
Kendileriyle savaşan dünyaya sırtlarını dönebilir; Türkiye’yi bütün dünyaya sırtını dönmüş, Batıya başka sebeple, Araplara başka sebeplerle küsmüş bir ülke haline getirebilirlerdi.
Bunun tam tersini yaptılar, hem Batıyla hem Araplarla iyi ilişki peşinde koştular, bunu da “Bütün insanlığın iyiliği için” diyerek yaptılar.
Bu seçim tesadüf değildi.
1. Dünya Savaşı bittiğinde, Kazım Karabekir’in çok yerinde tespitinde olduğu gibi “Sadece Osmanlı değil Türklük sona erme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.”
Savaş kazanıldığında yeni Cumhuriyet bir ulus devlet olarak kuruluyordu ve orada Türk ulusu, tanımlanmayı bekleyen, içi doldurulsun diye bekleyen bir kavramdı.
Atatürk o ulusu tanımlarken dikkatle düşünülmüş bir iletişim ve ulus inşa stratejisi yürüttü.
Negatiften değil pozitiften tanımladı Türk ulusunu. Oysa şikayetlere dayanmak ne kadar kolay olurdu onun için. “Yedi düvele karşı savaştık” deyip bütün dünyaya düşmanlık üzerine kurulu bir Türk ulusu inşasına girişebilirdi, ama o kolayı değil zoru seçti.
Türk milleti “Öğünecek, çalışacak, (kendine) güvenecekti.”
Dünya milletlerine karşı ne kimseden üstün olacak ne de kimseden aşağı kalacaktı. Bu dünyanın başı dik eşit bir mensubu olacaktı. Vizyon bütün dünyaydı.
Şimdinin “Yerli milli” böbürlenmelerini tam da bu sebeple çok yadırgıyorum ben. Hemen hemen her konuda bir yarışma ve kıyaslama içindeyiz dünyanın geri kalanıyla.
Havaalanı mı yapıyoruz, “Almanlar kıskanıyor.” İnsansız hava aracı mı yapıyoruz, “Dünyanın en iyisi.” Bir yerde bir ödül mü alındı, “Bir Türk başardı.”
Evet, elbette rekabet ve yarışma son derece normal, hatta gerekli. Ama yarışma, rakibe saygısızlık etmeyi gerektirmez, biz küçümsemelerimizle bunu yapıyoruz.
Dünyalı olmaya çalışsak, kendimizi dünyanın bir parçası olarak görsek böyle olmayacak.
“Milli” olmak her zaman önemliydi, bugün de öyle.
Ama “Yerli ve milli” olmayı bütün dünyaya karşı düşmanlığa varan bir rekabet sürdürmek olarak anlamaya başladığımızdan beri çok daha az dünyalıyız artık.
Milliyetçilik Türkiye’de her zaman seçimlerde önemli bir faktör oldu.
Son dönemde “yerli ve milli” adı altında izole ve çoğu zaman da negatif çağrışımları olan bir milliyetçilik anlayışı hakim pozisyona geçti, dünyalı olmak, evrensel değerleri de savunuyor olmak sanki “gayrı milli” bir tutum gibi tanımlanıyor artık.
Oysa öyle değil. Türkiye kendi başına bir gezegen değil; insanlık ailesinin eşit ortaklarından biri.
Bütün insanlıkla birlikte hareket etmeye çalışmak, “milli” olmaya engel değil.
Türkiye’nin yeni siyasetinin son 5-10 yıldır kafamıza kakılan bu tuhaf milliyetçiliğin yerine sahici milliyetçiliği koyabilmesi lazım.

