18-03-2026
İsmet Berkan

İran savaşı Amerikan imparatorluğunun çöküşünü yavaşlatabilir mi?

İran savaşı Amerikan imparatorluğunun çöküşünü yavaşlatabilir mi?

Dünyayı okumaya çalışırken yapılabilecek en büyük hata, Amerikan Başkanı Donald Trump’ı “Cahil” veya “Deli” bulup ciddiye almamak.

Oysa onun yaptığı her şeyin bir mantığı var. Yaptığını yapış biçimini kimse beğenmiyor elbette ama akadaki mantık, yeni dünyada kendine yer eski yerini yeniden arayan bir ülke yöneticisinin çırpınışları aslında.

Amerika, esas olarak dünya çapında kaybettiği eski rekabet gücünü yakalamaya çalışıyor. Ama sanayi üretimi büyük ölçüde Çin başta olmak üzere Güney ve Güneydoğu Asya’ya kayalı çok oluyor.

Sanayiyi ülkesine geri getirmesinin bir çelişkili yolu var: Yapay zeka, sahiden vaat ettiği verimlilik artışını getirirse, o zaman Amerika yeniden rekabetçi bir seviyeye geri gelebilir.

Ancak burada da bir sorun var: İktisatçıların kibar bir adlandırmayla “verimlilik artışı” adını verdiği şey, aynı miktarda üretimin daha az insanla ve daha ucuza yapılması demek aslında.

Oysa Trump Amerika’da tam da bu “verimlilik artışı” yüzünden işsiz kalmış, geleceksiz kalmış veya ensesinde işsizlik tehdidini hisseden Amerikalıların oylarıyla Başkan oldu.

Çelişki bu.

Trump’ın dünyadaki ana hedefinin Çin olduğu artık tartışma dışı.

Daha birinci gün burada yazdım, savaş İran’da ama hedef aslında Çin.

Amerikan Başkanı, İsrail’in peşine düşerek veya onun ittirmesiyle girdiği bu savaşta Çin’e hayatı zorlaştırmak, Çin’in rekabet gücünün azalması için bu ülkenin enerji maliyetini arttırmak istiyor. Adı konmayan, söylenmeyen ama herkesin bildiği sır bu.

Trump, çökmekte olan bir imparatorluğu devraldığının farkında. Sadece o da değil. Amerikan halkı da farkında bu durumun.

Zaten öyle olduğu için ortaya MAGA diye bir şey çıktı ve tuttu. MAGA, yani ‘Amerika’yı yeniden büyük yap.’

Burada vurgu ‘yeniden’ kelimesinde. Demek artık büyük değil.

Şöyle düşünün: Diyelim ki aynı cadde üzerinde iki tane lokanta var. Lokantalardan biri bir zamanlar dolup taşardı, diğeri ise ancak ve ancak ucuz yemek sattığı için ayakta durabilirdi.

Ama zamanla o ucuz yemek lokantası ucuz kalmaya devam ettiği gibi yemek kalitesini ve çıkardığı yemeklerin çeşidini de arttırdı ve diğer lokantadan müşteri çalmaya başladı.

Normal olanı, o diğer lokantanın kendini yeniden rekabet edebilir hale getirmesi, kalitesinden taviz vermeden yemeklerin fiyatını düşürmesi ve müşteri çekmeye çalışması.

Ama ABD-Çin rekabeti böyle yaşanmıyor. ABD, aynı caddede ucuz ve kaliteli yemekler üreten öteki lokantayı fiyatlarını arttırmaya zorlamak için onun tedarikçilerine baskı yapan, mal getiren kamyonları yakmaya kalkışan eskinin zengin lokantası gibi davranıyor.

ABD kendi sorununun kökenine bir tedavi uygulamadığı, uygulayacak olduğu tedavi onu çıkmaza sokacağı için kendi çöküşünü yavaşlatmaya çalışıyor.

Çalışıyor ama burada da bir paradoks var: İran’ın direnişi, Amerika’yı öngörülemeyen bir süre için bu ülkeye askeri baskı uygulamaya, ucu işgale kadar varacak tartışmalı maceralara girmeye zorluyor.

Amerika, 2003’te Irak’ı işgal ettiğinde Bağdat’taki Baas yönetimi ve bütün devlet mekanizması bir günde buhar olup ortadan kaybolmuştu. Oysa İran’da lider kadronun önemli bölümü öldürüldüğü halde bu ülkede devlet sistemi ayakta kaldı, hala daha kalmaya devam ediyor. 

Ayakta kalan sadece devlet sistemi olmadı, ülke bir çeşit gerilla savaşıyla Amerikalı ve İsrailli saldırganlara direniyor, işte Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatarak, Körfezdeki bütün diğer ülkeleri Amerika’yla dost olduklarına pişman ederek dünya ekonomisini de sekteye uğratıyor. 

ABD ve İsrail’in İran saldırısı nedeniyle yakında dünya üzerinde bu saldırıdan olumsuz etkilenmeyen tek bir insan bile kalmayacak.

Bu savaşın yarattığı artçı şokları dünya uzun süre yaşayacak ve konuşacak ama herhalde en önemlisi, Amerikan imparatorluğunun sonunu geciktirmek bir yana hızlandırıcı etki yaratması olacak.

İran’ı yöneten mollalar kendileriyle birlikte ülkelerini de öldürüyor, bir çeşit intihar ediyor belki ama beraberlerinde bütün dünyaya küstahça tepeden bakan Amerika’yı da sürüklüyorlar.

Neden kimse vergisini ödemiyor?

Neden kimse vergisini ödemiyor?

Bugün 10Haber’de çok ama çok ilginç bir haber var: Son bütçe uygulama sonuçlarına bakınca, devletimizin Şubat ayı sonuna kadar, yılın ilk iki ayında toplam 1 trilyon 49 milyar 883,8 milyon lira ceza kestiği görülüyor.

Bu çok büyük bir rakam. Şöyle düşünün: Devlet, bu yılın tamamında yaklaşık 350 milyar lira ceza kesmeyi planlamıştı; daha ilk iki ayda yıllık planın üç katı ceza kesti bile.

Peki neye ceza kesmiş devlet?

Sadece ocak ve şubat aylarında kesilen vergi cezalarının toplamı yaklaşık 640 milyar lirası, yani yarıdan fazlası vergi cezası.

Vergi cezası neden kesiliyor? Öyle olağanüstü denetimler yapılmış, inanılmaz vergi kaçakları yakalanmış değil. Bu cezaların tamamına yakını ödenmeyen  vergiler için kesilen cezalar.

Vatandaşlar ve şirketler yeni yılla birlikte vergi ödemeyi bırakmışlar ve bu yüzden de 640 milyar liralık, esasen büyük ihtimalle tahsil edilmesi imkansız bir ceza kesilmiş.

Nitekim, devletin ilk iki ay kestiği toplam 1 trilyon 50 milyar liralık ceza içinden tahsil edilebileni ancak 42,6 milyar lira. Toplamın yüzde 4’ü.

Bu tahsil edilen cezalar büyük olasılıkla trafik cezaları vs. Vergi cezası tahsilatı çok az olsa gerek.

Daha iki gün önce ülkemizde düzenli aralıklarla çıkan “Vergi affı ve matrah affı geliyor” geyiği yaptık arkadaşlarla.

“Af çıkıyormuş ne diyorsun” diyenlere cevaben “Seçim ufka girmeden af falan çıkmaz” dedim ama şimdi bu rakamları görünce, piyasadan bir çeşit erken seçim baskısının başladığını düşünmeden edemedim.

Vergiler ödenmiyor, çünkü ödeyecek para yok. Vergiler ödenmiyor, çünkü vergi cezalarının affı bekleniyor.

Benim aklıma başka bir şey gelmiyor.