23-10-2026
İsmet Berkan

Karamsar olmayayım diyorum ama durum sandığımız gibi değil

Karamsar olmayayım diyorum ama durum sandığımız gibi değil

Türkiye, 19 Şubat 2001 pazartesi sabahı güne gayet sıradan bir gün olarak başladı. Ama aynı günün öğlen saatlerinde Başbakan Bülent Ecevit, o sabah Milli Güvenlik Kurulu’nda Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’le arasında geçen tartışmayı bir “devlet krizi” olarak adlandırıp kamuoyuna açıklayınca, bugün adına 2001 Krizi dediğimiz büyük ekonomik kriz başladı.

Krizin yaşanmasının en büyük nedeni, zaten kırılgan bir üç partili koalisyon olan hükümetin IMF ile birlikte yürüttüğü ekonomik programda sınıra dayanmasıydı. 

Türkiye o zaman da enflasyonu düşürmeye uğraşıyordu. Bunun için uygulanan programın gereği olarak bugün olduğu gibi o gün de Türk lirası aşırı değerlenmişti ve piyasada para bulunmuyor, bankalar bile bazı akşamlar hesaplarını denkleştirecek kadar TL bulmakta zorluk yaşıyordu. Piyasa, bu kırılgan durumun sürdürülemeyeceğini düşünüyordu, o yüzden Ecevit’in “Devlet krizi” sözleri kolayca tetikleyici oldu.

Bugünden farklı olarak o zaman Türkiye’de ciddi miktarda yabancı parası TL tahvillerde duruyordu. 19 Şubattan başlayarak en önce yabancılar, ardından da Türkler tahvillerini satmaya ve Merkez Bankası’ndan dolar talep etmeye başladılar. Ortada bu talebi karşılayacak kadar TL yoktu, gecelik faizler uzaya fırladı.

Türkiye çarşamba günü, yani 21 Şubatta mecbur kaldı, IMF ile olan ve doların (bugün adı konmadan olduğu gibi) sürüklenen bir çapaya bağlı kalmasını öngören programı bozdu, dövizde serbest dalgalanma rejimine geçti. Bir anda doların fiyatı da uzaya kadar yükseldi.

O kırılgan hükümet son derece radikal bir karar alıp krizi çözmek üzere dışarıdan bir uzman ismi, Kemal Derviş’i Türkiye’ye getirdi. Derviş, Ankara’ya kriz başladıktan 14 gün sonra, 3 Mart günü geldi ve Hazineden sorumlu Devlet Bakanı olarak göreve atandı.

Aynı Kemal Derviş, göreve başladıktan sadece 10 gün sonra, 14 Mart günü krizden sadece çıkışın değil Türkiye’nin güçlü bir ekonomik büyüme ve düşük enflasyon sürecine gireceği ekonomik program olan “Güçlü ekonomiye Geçiş” programını açıkladı.

Türkiye, o çok zayıf denen, alay konusu olan kırılgan üçlü koalisyonda, başlayan krize teşhis koymuş, çözümün yol haritasını da daha krizin birinci ayı dolmadan açıklamıştı.

Kemal Derviş’in hızla krizi çözmek üzere getirilmesi, onun da programını açıklamasıyla bir yandan serbest piyasada dolar düşmeye başlamış, bir yandan da borsa yükselişe geçmişti. Derviş programının kararlılıkla uygulanması, o dönem için oldukça zorlu olan yasaların Meclis’ten geçmesi programa olan güveni daha da arttırdı ve Türkiye krizden çıkmaya başladı.

Bu hatırlatmayı yaptım, sebebi bugünle kıyaslamak…

2001 kriziyle bugünü kıyaslamak doğru değil; çünkü o zaman ülkenin her şeyi yazan, her şeyi açık açık konuşan bir medyası vardı; bugün ortada bir medya olmadığı için iktidar dikensiz bir gül bahçesinde aslında.

Tayyip Erdoğan iktidarı yıllardır devam eden fon soygununa müdahale etmek zorunda kaldığında tarih 16 Eylüldü.

İktidarın ilk yaptığı sorunu küçümsemek oldu. Fon piyasasının sadece küçük bir bölümünde bir sorun görülmüş ve “hemen müdahale edilmiş”ti ekonomiden sorumlu Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve bakana göre.

Belki piyasaya moral vermek için bu küçümseme doğruydu ama korkarım iktidarın kendisi kendi söylediğine inandı; sorunu küçük sandı. Oysa küçük falan değildi ve sorun izole edilmiş de değildi.

Bugün 16 Eylülün üzerinden geçen 37. gün ve fon soygununun ortaya çıkmasıyla başlayan krizimiz yayılma emareleri göstere göstere devam ediyor. Ortada küçümsenecek bir şey yok.

Borsamız 23 Ekim sabahına 11 bin 220 puandan başlıyor. Oysa 15 Eylül akşamı 13 bin 892 puandan kapanmıştı. Kayıp endeks düzeyinde yüzde 20.

Ama aslında 28 Ağustos tarihine dönüp bakmamız lazım; çünkü o gün SPK fonlarla ilgili kuralları değiştirdi ve o günden başlayarak fonlarda satış dalgası geldi, yani kriz başladı. O gün borsa 14 bin 641 puandan kapanmıştı. O günden bugüne kayıp yüzde 24.

Borsamızın dörtte biri buhar oldu, silindi gitti.

Silinen değer, fonların yoğunlaştığı, hepsi de manipülatif işlemle şişmiş hisse senetlerinden oluşmuyordu sadece; borsada düşmeyen şirket yok gibi bu sürede.

Yani sıkıntı hiç de sanıldığı gibi izole değil; fonlarla sınırlanmış, sadece 456 bin kişiyi ilgilendiren bir şey de değil.

Tayyip Erdoğan iktidarı aradan geçen 37 günde o başlangıçta küçümsediği, bugün bile küçümsemeye devam ettiği krizi yönetemiyor. Sisteme bundan 26 yıl önce Kemal Derviş’in sadece 10 günde geri getirdiği güven 37 günde konabilmiş değil.

Bakın, kriz Türkiye’nin 1,1 trilyon liralık özel sektör tahvili piyasasına sirayet etti bile. Oysa bu piyasanın fonlar tarafından istismar edilen kısmı taş çatlasa 42 milyar lira; yani bütün piyasanın yüzde 4’üydü. Ama şimdi tahvili değer kaybetmeyen yani kendisine borç verenleri zarara uğratmayan şirket yok gibi; son olarak Zorlu Enerji olmak üzere pek çok şirket de likidite sıkıntısına girdiği için tahvil borçlarını ödeyemedi.

Zaten, bugün piyasada en büyük sıkışıklık likidite ile ilgili. 455 bin kişi az değil; onlara borsada kayıp yaşayan 7 milyon kişiyi de eklerseniz ciddi bir kalabalık buluyoruz.

Bu insanlar birdenbire parasız kaldı. O yüzden ansızın ödenemeyen kredi kartları sıçradı, diğer tüketim kredilerinde ödeme sorunları başladı. Pek çok kişi otomobilini satışa çıkardı, ikinci el otomobil fiyatları bile düştü.

Bütün bunların sebebi krizin küçümsenmeye devam edilmesi ve krize gerçek manada kimsenin müdahale etmemesi, Tayyip Erdoğan iktidarının durumun gerektirdiği ciddiyetle meseleyle uğraşmaması.

SPK’nın yaptıkları ve yapmadıkları

SPK’nın yaptıkları ve yapmadıkları

Fon soygununun bu boyuta ulaşmasında en büyük rolün Sermaye Piyasası Kurulu’nun görevini ihmal etmesi olduğu hakkında fazla bir tartışmamız yok; herkes bu durumu kabul ediyor.

SPK, 17 Eylül itibarıyla 131 fonu tasfiyeye karar verdikten sonra geçmişe döndü ve bu fonlardaki aşırı değerlenmeye sebep olan hisse manipülasyonlarını incelemeye başladı.

İlk olarak 25 Eylülde Özata hisseleri için, sonra 28 Eylülde Trend Gayrımenkul hisseleri için, derken Odine, Tera, Vişne Madencilik, Işıklar Enerji hisseleri için suç duyuruları yaptı. 22 Ekimde de Altınkılıç Gıda ve Anel Elektrik hisseleri.

Meraklısı açsın hisse grafiklerine baksın, bu adı geçen hisselerde manipülasyon dün yapılmadı, neredeyse tamamında 2025’ten beri anormal fiyat hareketleri var.

Üstelik verdiğim liste çok sınırlı. Daha böyle 40’a yakın hisse senedi var.

SPK bugün bile ağırdan alarak yaptığı görevi zamanında yapmış olsaydı, ülkemiz bu fon soygununu yaşamazdı; soygunculara “Buyrun halkı soyun” diyen kurum SPK oldu.

Kaldı ki bugünkü listeler de yetersiz aslında. Örneğin Özata Denizcilik hissesinde manipülatif kazanç elde ettiğini bildiğimiz Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi hakkında herhangi bir suç duyurusunda bulunmadı SPK.

Bugün dahil görevini ihmale devam ediyor yani.