25-01-2026
İsmet Berkan

İnsanlığın en büyük ve acil ihtiyacı belki de felsefedir

İnsanlığın en büyük ve acil ihtiyacı belki de felsefedir

İnsanlık tarihine baktığımızda iki büyük teknolojik sıçramanın insanın dünyadaki bütün varoluşunu baştan sona değiştiren devrimlere yol açtığını görüyoruz.

Bunlardan birincisi, 10-13 bin yıl önce yaşanan tarım ve hayvancılık teknolojisi. Bu sayede insan hayatta kalmak için sürekli avlanmak zorunda olmaktan çıktı, yerleşik düzene geçip tarım yapmaya, evcilleştirdiği hayvanların etini yemeğe başladı.

İyi ve kötü taraflarıyla insan uygarlığının temeli bu devrimde yatıyor. Ondan önce bir ‘uygarlık’tan söz etmek çok zor.

İkinci büyük devrim bundan 300 yıl kadar önce başladı. Makinelerin insan emeğinin yerini almaya başlaması, yani sanayi devrimi uygarlığın ilerleyişini çok hızlandırdı.

Sanayi devrimi öncesi insanı ile bugünün insanı arasında kıyaslanamaz büyüklükte farklar var. Sanayi devrimi, bu dünyada hayatın yaşanma biçimini kökünden değiştirdi.

Bugün bir üçüncü teknolojik sıçramanın eşiğinde veya içinde olduğumuza dair yaygın bir düşünce var. Çok sayıda insan, yapay zekanın insanlık tarihinin en dönüştürücü teknolojik yeniliği olduğunu söylüyor.

Haklılar mı abartıyorlar mı? Bana soracak olursanız içinde abartı payı olsa bile haklılar. Robotlar çağına giriyoruz. Sanayi devrimi kol emeğini kökünden değiştirmişti, şimdi robotlar çağı kol emeğini gereksiz hale getirecek.

İnsanlığın geçmiş iki büyük devriminin arkasında ciddi teknolojik sıçramalar vardı ama bu sıçramalara hep bir takım büyük fikirler, bir takım felsefi akımlar eşlik ediyordu.

Bundan 4 bin yıl önce yazılan Gılgamış Destanı’nı isterseniz bir masal olarak okuyabilirsiniz elbette ama bu destan aynı zamanda bir yönetim felsefesidir; en azından 3 bin 500 yıl boyunca insan uygarlığının her türlü devlet yönetim biçimi meşruiyetini aynen bu masalda tarif edildiği gibi tanrılardan almıştır.

Tarıma ve savaş ekonomisine dayalı uygarlıklar varlıklarını bu felsefeye, yönetme yetkisinin doğrudan tanrı tarafından bir aileye verildiği iddiasına yaslamışlar bin yıllar boyunca.

Sanayi devrimi, beraberinde Aydınlanma Felsefesi, Liberalizm gibi dev felsefi düşüncelerle birlikte geldi dünyaya. İnsanı merkeze alan ve birey ile bireyin kendine özgülüğünü yücelten bu felsefe dünyamızın yönetilme biçimini de kökünden değiştirdi.

Bugün adına ‘Demokrasi’ dediğimiz, ‘Hukukun üstünlüğü’ dediğimiz rejimi sanayi devrimi ile onun felsefesine borçluyuz. Yönetimler bu sayede tanrısal olmaktan çıktı, dünyevileşti.

Sanayi devrimi ve onun felsefesi, adına ‘bilimsel düşünce devrimi’ denen bir yeni düşünme üretme yöntemine dayalıydı. O yöntem, özellikle 19. yüzyıl ortalarından itibaren, veya bugünden bakınca kabaca son 200 yılda bilimsel gelişmelere başdöndürücü bir hız kazandırdı.

Sanayi devrimini yapan makinaların arkasındaki bilimsel dayanak fizik biliminde geliştirilen termodinamik yasalarıydı.

Fizik bilimi atomun içini keşfettikten sonra kuantum mekaniğini geliştirdi. Bugün içinde yaşadığımız yapay zeka veya robotik devrimi işte bu sayede, 1920’lerden itibaren geliştirilen kuantum mekaniği sayesinde var.

Eğer sahiden yapay zeka ve robotik devrimi etkileri ancak geçmişteki tarım ve sanayi devrimleriyle kıyaslanabilir türden bir büyük devrimse, bir sonraki devrimin nasıl geleceğini de şimdiden söyleyebiliriz: Fizikçiler adına ‘Yeni fizik’ dedikleri şeyi geliştirebilirse şimdi tarif bile edemediğimiz bir sonraki devrime geçebilir insanlık.

Ama tabii oraya gitmeyelim, eldeki mevcut devrime bakalım.

Bu devrimin ayırt edici özelliği, beraberinde bir felsefe, bir yeni düşünme biçimi getirmemiş olması. En azından bugüne kadar böyle bir şey ortaya çıkmadı.

Ama bu böyle bir yeni fikrin, yeni bir felsefenin hiç çıkmayacağı anlamına gelmiyor.

Yapay zeka ve robotik devriminin şu anda kestirilebilen en önemli tarafı insanı gereksiz hale getirmesi, en azından insanı gereksiz bir varlık haline getirmeye çalışıyor olması.

Ama her insanı, her seviyede insanı değil. Evet insanların çoğunu belki işe yaramaz ve var olmaları gerekmeyen bireylere dönüştürecek ama hepsini değil.

Bu muazzam değişim yasaklayarak yavaşlatılsa bile durdurulamaz bir süreç. Ve bizler daha bugünden o sürecin içindeyiz, o sürecin sancılarını yaşıyoruz. Düne kadar lanetlediğimiz ırkçılık gibi düşünceler bugün uluorta, koca koca devlet başkanları tarafından bile söylenen şeylere dönüştü, çünkü insanın lüzumsuzluğu başladı bile. Irkçılar, mesela ABD Başkanı Trump, Amerikalılar dışında kalan insanların lüzumsuz olduğunu şimdiden söylüyorlar.

Son 20 yılda insanlara boş vakitlerini hoşça geçirterek para kazanan endüstri olan eğlence endüstrisinin bu denli büyük bir patlama yaşıyor olması tesadüf değil. Bilgisayar oyunlarından mobil oyunlara, sosyal medyadan Netflix, HBO gibi deli gibi içerik üreten platformlara ve tabii web medyasına kadar her şeyin patlaması sadece internet teknolojisinin varlığına dayanmıyor, boş vakti geçmişle kıyaslanmayacak kadar artan insanlığa da işaret ediyor.

Ortada yeni bir felsefe, kapsayıcı ve çekici bir fikri çerçeve olmaması, insanlığın yeni keşfedilmemiş ülkeye doğru el yordamıyla, hatta körlemesine gitmesine neden oluyor. Sahip olduğumuz değer sistemini, yani insanlığın geliştirdiği insan hakları kavramını yıpratan, onu neredeyse tamamen ortadan kaldırmaya çalışan akımlar giderek güç kazanıyor.

Yeni çağın şakası yok. Gazze’de gördük, savaşta kimin yaşayıp kimin yaşamayacağına kendi başına karar veren robotlar çağındayız. Yakında bu kararların uygulamasını da o robotlara devredeceğiz.

Bu gelişmelerin ‘O şirketi boykot edelim, bu şirketin ürünlerini almayalım’la durdurulabileceğini sanmak büyük bir saflık.

İnsanlığın bugün belki de en büyük ihtiyacı işte bu: Yeni devrimin, yeni dönemin kapsayıcı büyük felsefesini kurmak.

O felsefe ortaya çıkana kadar bugün yaşadığımız karmaşayı yaşamaya devam edeceğiz.

Bireyin sonu geldi mi?

Bireyin sonu geldi mi?

Bize ‘modern’ hayatı veren ve zaten adına da ‘Modernizm’ denen felsefe demetinin merkezinde her insanın kendi kararlarını kendisi verebilecek kadar akla sahip olan bireyler olduğu fikri yatar.

İnsan aklının ve insanın kendi başına karar verme yetisinin yüceltilmesine dayalı bu fikrin sonuna geliyor, son günlerini yaşıyor olabiliriz.

İnsanın kendi kararlarını kendi aklıyla vermesi, kendi seçimlerini özgürce yapması insanın bir özgür iradesinin varlığını gerektirir.

Peki sahiden özgür iradeye sahip miyiz?

Bu konu son 30 yıldır hararetli biçimde tartışılıyor. Pek çok bilim insanı ve düşünüre göre ‘özgür irade’ bir yanılsama aslında.

Nitekim modern dünyanın algoritmaları bu yanılsamayı kanıtlar nitelikte. Hepimizin iradesi kolayca manipüle edilebiliyor. Normal şartlarda hiç izlemeyeceğimiz bir filmi izleyebiliyor, hiç ihtiyacımız olmayan bir eşyayı satın alabiliyor, hiç de özel sempati beslemediğimiz bir siyasetçiye oy verebiliyoruz. Bunların hepsi ‘özgür’ sandığımız irademizin bir takım algoritmalarla manipüle edilmesi sayesinde oluyor.

Peki ama ‘özgür irade’ yoksa veya sanıldığı kadar güçlü değilse geriye birey kalıyor mu?

Birey kalmadığı zaman ‘modernizm’in dayanacağı başka bir güç var mı?

Bu sorular çok ciddi ve çok önemli sorular.

Bazıları şimdiden ‘birey’in yerini ‘kollektif’in aldığı, bireysel iyi ve doğrunun yerini ‘kollektif iyi ve doğru’nun aldığı siyasal sistemler kurmaya yöneldi bile. Eskinin totaliter faşizmini andıran bu yeni siyasal sistemler, size tuhaf gelebilir ama eskiyi değil tam tersine yeniyi temsil ediyor.

Yeni siyasal sistem hepimizin iradesini tek bir kişiye veya dar bir gruba teslim etmemizi öneriyor.

Modernizmin sonunun görünmesini demokrasinin sonunun görünmesine bakarak görebiliyoruz.

Toplumda belli bir vasatı yakalamayı başaran siyasetçi ‘kollektif iyi ve doğru’nun kendi tekelinde olduğunu kolayca söyleyebiliyor.

Demokrasinin temel özelliği olan genel seçimler ortadan kalkmıyor belki ama giderek daha az anlamlı bir faaliyete dönüşüyor; çünkü gerçek bir rekabetin yaşanmadığı ortamlar yaratılıyor o ‘kollektif iyi ve doğru’ düşüncesi adına.

Maalesef böyle bir karanlığa doğru gidiyoruz.