08-02-2026
İsmet Berkan

Kaçırılmış fırsatlar ülkesinde yaşamak: Bizim dahi sınıflarımız olsaydı…

Kaçırılmış fırsatlar ülkesinde yaşamak: Bizim dahi sınıflarımız olsaydı…

Rahmetli Süleyman Demirel’le sohbet etmek çok ama çok büyük bir keyifti.

O Cumhurbaşkanı olarak görev süresini tamamlamıştı. Ankara’ya yolum düştükçe kendisinden randevu ister, yanına giderdim.

Bir gazeteci-siyasetçi gibi, soru cevap konuşmazdık, amacım onunla mülakat yapmak değildi, her seferinde kendisine bunu da söylerdim. Amacım rahat konuşmak, onun da rahat olmasını sağlamaktı.

Aramızda bir güven ilişkisi vardı. O bilirdi söylediği sözleri yarın öbür gün malumat furuşluk yapmak, etkisi birkaç dakika sürecek bir sansasyon için bağlamından koparıp kullanmayacağımı. Nitekim kullanmadım, bugüne kadar bu sohbetlerle ilgili hiçbir şey yazmadım.

Ama bugün dayanamayıp bir sohbetimizin kısa bir bölümünü aktaracağım.

Bir seferinde ona 60’lı yıllarda neden daha fazla üniversite açmadığını sordum. O kendine göre gerekçelerini anlattı. Sonrası biraz hayal kurmaya ve tartışmaya dönüştü sohbetin.

Demirel kendisi 1940’larda Türkiye’nin dört üniversitesinden birine girecek kadar şanslı, oradan mezun olacak derecede başarılı bir isimdi.

“Ne yani” dedim, “Koca Türkiye’de sizin kadar başarılı kim bilir kaç öğrenci vardı şu veya bu sebeple aynı fırsata erişemeyen. Hatta lisede öğrenci olma fırsatına bile erişemeyenler vardı.”

Her zaman Cumhuriyetin eğitim eşitliğinden yararlanan bir köylü çocuğu olduğunu gururla anlatan Demirel söylediğimi kabul etti, “Fakirdi Türkiye” dedi. Haklı, fakirdi. Eğitim fırsatını herkese veremiyordu.

Ama 1960’lı yıllar Türkiyesi 40’lı yıllar Türkiyesi değildi. Demirel biraz da tartışmaya dönüşen sohbetimizin sonunda “Haklısın” dedi, “Birkaç üniversite daha açsaydık, bugün başka olurdu.”

Bu sohbeti bugün yeniden hatırlamamın sebebi 10Haber’de okuduğum, Financial Times gazetesinden aktarılan bir haber. Çin’de liselerde kurulan “dahi sınıfları” hakkındaki haber, Çin’in sadece 40 yılda nereden nereye geldiğinin, dünyanın bilimde öncü ülkesi haline nasıl dönüştüğünün en keskin anlatımı bana soracak olursanız.

Benim yaşım 62. Kendimi bildim bileli başka ülkelerde, dünyanın sağında solunda olan “mucize”leri konuşur, o mucizeleri taklit etmek gerektiğini tartışırız.

Çocukluğumdan hatırladığım şey mesela 12 Mart döneminin teknokratlar hükümetinden Atilla Karaosmanoğlu’nun “Şu kadar senede İtalya’yı yakalayacağız” lafı.

Hep birilerine, bir yerlere yetişmeye çalışıyor, arkadan koşuyorduk.

Sonra 80’li yıllarda “Uzak Doğu mucizesi” lafları başladı. Japonya, Güney Kore, Singapur gibi ülkelerden söz ediyorduk. Onlar nasıl başarmıştı, biz de aynen onlar gibi yapmalıydık.

Şimdi de bütün dünya gibi “Çin mucizesi” konuşuyoruz.

Bu ülkelerin hepsi geriden gelip Türkiye’yi geçti. Bize göre daha fakir, daha eğitimsizlerdi ama bugün öyle değil.

Demek Türkiye sürekli birtakım fırsatlar kaçırmış. Bu fırsatların tamamının ortak bir yönü var: Hepsi de eğitim alanında, özellikle de yaygın eğitim alanında kaçırılmış fırsatlar aslında.

Fakir Cumhuriyet eğitime biraz daha fazla kaynak ayırabilseydi, daha fazla çocuğunu 1930 ve 40’larda liseye gönderebilseydi, bugün çok başka bir ülkede yaşardık.

Süleyman Demirel 60’lı yıllarda 10 tane daha üniversite açmış olsaydı, hiç kuşkunuz olmasın bugün çok daha zengin bir ülkede yaşıyorduk.

Zorunlu eğitim ilk karar verildiği gibi 1975’te 8 yıl olarak uygulansa, 1985’te de 12 yıla çıksa bugün konuştuğumuz konuların bir sürüsünü konuşmuyorduk. Oysa biz 8 yıllık zorunlu eğitime karar verildikten 22 yıl sonra, 1997’de geçtik. 12 yıllık zorunlu eğitimi başlatmak ise daha az zamanımızı aldı.

Tek tek bireyleri de, bir koca ulusu da zenginleştirmenin kanıtlanmış bir tek yolu var: İnsan kaynağının kalitesini ve eğitimini arttırmak.

İnsan uygarlığının gelişme ve zenginleşme tarihini yaygın eğitimin icat edilmesi ve topluma yayılması tarihi olarak da okuyabilirsiniz.

Atina medeniyeti dediğiniz antik çağ uygarlığının temeli eğitimdi, işte Alper Hasanoğlu Sokrates’i anlatıyor günlerdir.

İslamın Altın Çağı adı verilen çağın temeli de eğitimin, medresenin yaygınlaşmasıydı. İlginç biçimde Altın Çağı bitiren adım da medreselerin devlete bağlı merkezi kurumlar haline getirilmesi, Nizamiye Medreseleri adı verilen kurumların kurulmasıydı.

Avrupa’da Ortaçağ karanlığının baskın özelliği kilisenin (aynen Nizamül Mülk’ün Nizamiye Medreseleri gibi) bilgiyi kendi tekeline almasıydı. Avrupa’yı Ortaçağ’dan çıkarıp bugünkü medeniyete ulaşmasını sağlayan şey ise “üniversite” adı verilen kurumun yaygınlaşmasıydı.

Osmanlı’nın küllerinden modern bir cumhuriyetin çıkabilmesini sağlayan şey özellikle Abdülhamid zamanında yaygınlaşan yaygın eğitimdi. Cumhuriyetin kurucu nesillerinin neredeyse tamamının Rumeli kökenli veya yolu Rumeli’den geçmiş insanlar olması da boşuna değildi, Osmanlı’nın en zengin bölgeleri yaygın eğitimden ilk yararlanan bölgelerdi. Atatürk Selanik’te değil Kayseri’de doğmuş olsa Atatürk olmazdı, çünkü gideceği okul yoktu.

Türkiye’de uzun süre “Güney Kore mucizesi”nden söz edildi ve sanıldı ki mucizenin temeli devletin beş büyük iş grubunu seçip onlara bütün işi yaptırmasıdır.

Beş büyük iş grubunu seçmek ve onları büyütmek bir efsane değil gerçek ama bu gerçeğin sadece görünen yüzü. Arka planda inanılmaz bir eğitim devrimi, hatta mucizesi var. Eğitimli insan gücü olmasa bakkal dükkanından bugünkü yarı iletken üreticisi Samsung’a gelinebilir miydi?

Çin de aynı şekilde. Sanıldı ki Çin ucuz iş gücüyle bugün geldiği noktaya geldi. Evet hikayenin bir bölümü o ucuz iş gücü yoluyla sağlanan yüksek verimlilik. Ama mucize burada değil. Mucize Çin’in muazzam nüfusunun tamamına erişen bir yaygın eğitim sistemi kurabilmesinde, bu eğitim sistemi içinde de tamamen liyakate dayalı bir seçkin eğitim sistemi oluşturmasında. Torpil yok, adam kayırma yok, sadece hak edenlerin girebildiği ve üniversiteye sınavsız erişmeyi sağlayan bir “dahi eğitimi” var.

Orada bunlar olurken biz hala Ankara Fen Lisesi örneğiyle yaşıyoruz; fen liselerini yaygınlaştırmak daha birkaç beş yıl önce aklımıza geldi.

Çin’in 1985 yılında Uluslararası Matematik Olimpiyatı’na yollayacak sadece iki öğrencisi vardı. Bugün binlerce var. Sadece 40 yıl içinde başarılan bir zenginlikten söz ediyoruz.

Aynı şeye Türkiye 1985 yılında odaklanmış olsa bugün nasıl bir ülkede yaşıyor olurduk, hayal etmesi zor.

Başka mucizeler aramamıza gerek yok, mucizeyi yaratan yegane garantili formül liyakata dayalı, yüksek kaliteli eğitim.

Burası kaçırılmış fırsatlar ülkesi. Bize düşen de arkadan ağıt yakmak.

Evrensel geçerliği olan çan eğrisi Türkiye’de mevcut değil mi sanıyoruz?

Evrensel geçerliği olan çan eğrisi Türkiye’de mevcut değil mi sanıyoruz?

Yukarıda gördüğünüz grafik, biraz olsun istatistik bilenler için son derece tanıdık gelecek. Bunun adı “Normal dağılım” eğrisi.

Kimse tam olarak nedenini bilmiyor ama hangi konuda bir toplumu inceleyecek olsanız garip biçimde karşınıza bu grafik çıkar. “Çan eğrisi” adı da verilir bu grafiğe. 

Anlamı basitçe şudur: Hangi konuyu ele alırsanız alın (ister toplumdaki yaş dağılımını, ister kanser hastalığının yaygınlığı, ister eğitim süresini) ezici çoğunluk orta noktaya yakın bir yerdedir, iki uca doğru insan sayısı giderek azalır.

Yukarıdaki grafik toplumlardaki IQ veya zeka dağılımıyla ilgili. IQ ölçümünde zaten mutlak bir ölçüm yok; bir bireyin zekası o toplumdaki diğer insanların zekasının ortalamasına göre ölçülür ve o orta noktanın 100 IQ puanı aldığı varsayılır. Dolayıyla toplumda 100’ün üzerinde IQ’ya sahip insanların sayısıyla 100’ün altında IQ’ya sahip insanların sayısının eşit olduğu varsayılıp ona göre dağılım yapılır.

Burada önemli olan şey şu: Her toplumda (buna Türkiye de dahil, İran da, Moğolistan da, Fiji adası da) IQ seviyesi 130’un üstünde olması gereken kabaca yüzde 2’lik bir kesim var.

Bu 86 milyon nüfuslu Türkiye’de 1 milyon 600 binden fazla insana tekabül eder.

Ama biz ülkemizde bu insanların farkında değiliz. İşin ilginci, o 1 milyon 600 bin kişinin ezici çoğunluğu da kendilerinin farkında değil.

Bir toplumdaki eğitim sisteminin ve genel organizasyonun başarısı odur ki o dahileri ortaya çıkartsın, onları yüceltsin.

Bir grafik daha koyuyorum. Çeşitli veri setlerinden derlendiğine göre bütün dünyada IQ puanının 135’in üstünde olduğu saptanmış 36 milyon kişi var.

Az önceki hesabımızı hatırlayın, 8 milyarlık dünyada 160 milyon kişi 130 IQ’nun üstünde olmalı, ama grafikte çizgi 135 IQ’dan çizilmiş, kabaca 120 milyon kişi olmalı.

Demek ki dünyada keşfedilmeyi bekleyen 90 milyon yüksek IQ’lu insan yaşıyor.

İşte grafik bu keşfetme becerisini gösteriyor. Çünkü dünya üstünde varlığı keşfedilmiş dahilerin yüzde 60’ı Çin’de yaşıyor.

İstatistiğin acımasızlığı bu zaten. Zekadan değil de gelin pek meraklı olduğumuz futboldan örnek vereyim.

Hiç merak etmiyor musunuz, 86 milyonluk Türkiye’den Süper Lig seviyesinde oynayacak bu kadar az oyuncu çıkarken Almanya’daki 3-4 milyonluk Türk toplumundan nasıl oluyor da bu kadar çok Süper Lig seviyesinde oyuncu çıkıyor?

Türkiye’de yetenek havuzu olmadığından değil; aksine çok daha fazla sayıda yetenek var ama o yetenekler çoğu zaman kendileri bile yeteneklerinin farkında olamıyor, çünkü onları ortaya çıkaran bir organizasyonumuz yok.

Yoksa bu çan eğrisi evrensel geçerliğe sahip; başka ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de geçerli. Sorun burada değil, sorun o fırsatların hepsini kaçırmakta, fırsatları ortaya çıkaran bir organizasyonu başaramamakta.