
Bertrand Russel’a sorulan soruyu ben de kendime soruyorum
Benim önce çocuk, sonra genç olarak fikri gelişimimde önemli katkısı olan insanların başında dev İngiliz matematikçi, mantıkçı ve filozof Bertrand Russell gelir.
Çocuk yaşta onun kitaplarını keşfetmem, bulabildiğim her şeyi okumam sayesinde çok şey kazandım.
Russell ile ilgili üç favori anektodum var. Birincisi şu:
Russell, soylu bir İngiliz ailenin çocuğu ama anne babası maceracı insanlar, onu dedesine bırakmışlar, dünyanın sağında solunda macera peşindeler. Dede bir lord ve devasa bir malikanede yaşıyor, minik Russel da eve gelen özel hocalarla eğitim görüyor.
10-12 yaşındayken dedesinin dev kütüphanesini keşfediyor ve oradan eski Yunan klasiklerini, Latince klasikleri okumaya başlıyor (Evet, o yaşta Yunanca ve Latince biliyor).

Bertrand Russell
Dedesi yakalayınca kızıyor, ona yaşına uygun kitaplar okumasını söylüyor, kütüphanede Russell’ın merak sardığı klasikleri onun boyunun yetmeyeceği üst raflara taşıtıyor.
Ama Russell yine de o kitapları okuyor. “Kitaplarla ilgili notlarımı Yunanca tutuyordum, böylece Yunancası zayıf olan dedem ne okuduğumu anlayamıyordu” diyor.
Ağızda gümüş kaşıkla doğmak ve bir çeşit dahi olmak bu olsa gerek.
İkinci anektodum Russell’ın dilinin keskinliğiyle ilgili.
19. yüzyılın büyük Alman düşünürü Hegel için şunu söyler Russel: “Kitabının başındaki önermesi mantıken yanlıştı, sonrası da bu önermeye dayalı olduğu için kitap tamamen çöp niteliğindeydi.”
Koskoca Hegel’i tek cümlede çöpe atmak her babayiğidin harcı değil.
Ve bu yazının konusu olan anektod:
Bir gün bir konferansından sonra bir kadın Russell’ın yanına geliyor ve ona itiraz ediyor.
Dünyanın uzayda asılı durmasını ve kendi ekseni etrafında düşmeden dönmesini kabullenememiş kadın. Kadın “Dünya bir öküzün sırtında duruyor” diyor. Russell dayanamıyor “Peki öküz neyin üstünde duruyor” diye soruyor. Kadının cevabı müthiş güven dolu: “Onun altı hep öküz.”
Düşünsenize sayısız öküz üst üste duruyor ve nihayetinde dünyayı taşıyor!

Rivayet edilen hadislerden birine göre bir gün Hazreti Muhammed’e “Dünya neyin üstündedir” diye sorulmuş, o da “Öküz ve balığın üzerindedir” cevabını vermiş. İslamdaki Bahamut inanışı bu hadisten gelir.
***
Son aylarda artık unutulmuş gibi duran bir teoriyi, sicim teorisini yeniden okuyor, bu alandaki eksik bilgimi tamamlamaya çalışıyorum.
Bu okumalar sırasında sık sık aklıma Russel’a “Onun altı hep öküz” diyen kadın geliyor.
Sebebi şu:
Maddeyi oluşturan bir temel birim var mıdır, varsa o nedir ve onun sahiden temel birim olduğundan nasıl emin olabiliriz?
İnsanlık uzun süre ‘Atom teorisi’ne inandı. Eski Yunan’da ortaya atılmış bir fikirdi bu, en temel maddenin atom olduğu söylendi.
Sonra gerçekten de atomu keşfettik ama kısa sürede anladık ki atom temel birim değil, onun içinde de bir şeyler var.
Derken atomu böldük, elektronu ve çekirdeği keşfettik.
Derken çekirdeğin de aslında proton ve nötron denen “temel” birimlerden oluştuğunu keşfettik.
Burada da durmadık, o çekirdekteki proton ve nötronu oluşturan daha temel birimler (kuarklar) olduğunu keşfettik.
Sonra aslında madde olmayan, yani görünmez bazı kuvvet parçacıklarını keşfettik. Mesela “Gluon” diye bir şey var, bu bir kuvvet parçacığı ve atomu bir arada tutuyor (‘Gluon’ tutkal manasına gelen kelimeden geliyor zaten).
Örneğin elektro manyetik gücün taşıyıcısı ‘foton’lar var.
Bizim için bu görünmez ama kuvvet taşıyan parçacıkların zirvesi ve galiba sonuncusu, yanlış yere ‘Tanrı Parçacığı’ diye de adlandırılan Higgs parçacığıydı. Higgs de bir enerji alanı. Bu enerji alanı sadece bir anlığına varoluyor, varoluşuyla kütlenin oluşumunu sağlıyor.
***
19. yüzyılın son yıllarında Alman fizikçi Max Planck’a Almanya’daki enerji endüstrisinden bir araştırma sipariş edildi.
Acaba metaller ısıtıldığında neden kırmızı ışık saçmaya başlıyordu?
Sadece metaller değil elbette, odunu veya kömürü yaktığınızda da kor olur ve kırmızı bir ışık saçmaya başlar biliyorsunuz.
Bunun sebebini araştıran Planck o ışımanın atomlara dışarıdan enerji verilmesi nedeniyle olduğunu buldu. Peki o enerji nasıl akıyordu bir atomdan diğerine?
Bunu araştırırken de enerjinin minik paketler halinde iletildiğini buldu. Bize kesintisiz gibi geliyordu ama aslında enerji minicik minicik paketler halinde ardı ardına yol alıyordu (Musluktan kesintisiz gibi akan suya çok yakından bakarsanız o suyun minicik minicik damlalardan oluştuğunu, aralarında boşluklar olduğunu görürsünüz).
Planck bu enerji paketlerinin boyunu hesaplamaya girişti ve doğada olabilecek en küçük boyu buldu. Bu rakama bugün ‘Planck Sabiti’ adını veriyoruz. Büyük Alman fizikçinin hesabına göre doğada bu rakamdan daha küçüğü yok.
Planck o rakama “birim” anlamında “Kuanta” adını verdi. Bugün konuştuğumuz “Kuantum mekaniği”nin adı da oradan gelir. En küçük birimlerin birbirleriyle etkileşimi.
Peki bu en küçükten daha küçüğü yok mu? Yani en alttaki minik öküzün altında bir öküz daha yok mu?
Sicim teorisi “var” diyor.
***
Sicim teorisinin ne dediğini anlamaya bildiğimiz simitten başlamak gerekiyor.
Simit, ortası delik bir üç boyutlu nesne. Bu tür nesnelere cebirsel-geometride “manifold” adı veriliyor.
Mesela elinizdeki kahve fincanı simide göre biraz daha karmaşık bir manifold. Ortasından parmağınızın geçtiği bir sapı var.
Manifoldların en karmaşığı ve anlaması en zor olanları ise “Calabi-Yau Manifold”ları diye bilinen sınıf.
Bunlar iki boyutlu nesneler.

Manifold örnekleri
Matematiğin bu alanıyla meşgul olanlar on yıllar içinde on binlerce farklı Calabi-Yau manifoldu olabildiğini gördü.
İşte sicim teorisini geliştirenler en temel parçacıkların arkasında bu Calabi-Yau Manifoldlarının bazı türlerinin bulunduğunu söylüyor.
Bunlar en küçük birimden (kuanta veya Planck Sabiti) bile daha küçükler ve sürekli titreşim halindeler. O titreşimler bizim bildiğimiz en temel parçacıklara (kuarklara, elektronlara, fotonlara) enerjisini veriyor.
Sicimlerin (Calabi-Yau manifoldlarının) sahip olduğu delik sayısı o sicimin üreteceği enerji seviyesini belirliyor, enerji seviyesi de ortaya çıkacak parçacığın ağırlığını ve enerjisini…
***
Tabii, bizim mevcut bilim felsefemiz ve bilim anlayışımız ister istemez deneye dayalı olmayı zorunlu kılıyor.
Yani teoride kendi matematiksel iç tutarlığı olduğu sürece istediğinizi söyleyebilirsiniz ama sonunda o teori deneyle sınanmak zorunda.
Yalnız, kuantum mekaniğinin pek çok şeyini nasıl deneyle sınamak imkansıza yakınsa sicim teorisinin söylediklerini deneyle sınamak da kolay değil.
Baktığınızda sicim teorisi aslında 1960’ların sonlarından beri sürekli değişerek ve gelişerek de olsa var ve bu teori hiçbir zaman gerçek anlamda deneysel sınamaya tabi tutulamadı.
Ama bu büyük bir dert değil. Kuantum mekaniğinin temel ilkelerinden biri olan Heisenberg’in meşhur belirsizlik ilkesi 1927’de ortaya atıldı. Bu ilkeyi gerçek anlamda deneysel sınava tabi tutmanın yolunu John Bell 1964’te akıl etti. Onun akıl ettiği deney ancak 1970’lerde yapılabildi ve belirsizlik ilkesi kanıtlandı, Albert Einstein’ın son derece zekice itirazı yanlış çıktı.
Ama bu deneysel kanıtlama gelene kadar fizikçiler zaten çoktan belirsizlik ilkesini gerçek olarak kabullenmişlerdi.
Ama aynı durum sicim teorisi için geçerli değil. Bir kısım fizikçi sicim teorisinin gerçek olduğunu düşünüyor, bir kısmı ise ona bir matematiksel fantezi muamelesi yapıyor.
Sicim teorisine ufak da olsa deneysel kanıt sağlayacak bir deney akıl edilebilir mi? Akıl edilse bile bu yapılabilir mi? Henüz cevabı olmayan sorular bunlar.
***
Russel’a soru soran kadına geri dönelim.
İnsan aklı yaradılışa ve varoluşa hep bir ilk sebep arıyor. O yüzden dünyayı sırtında taşıyan bir öküz fikri bin yıllarca insana iyi gelmiş. Öyle ya, aşağıdan biri tutmasa düşebilir dünya. Öyle havada asılı kalamaz.
Bu anlamda en küçüğün de küçüğü arayışı, dünyayı sırtında taşıyan öküze benziyor.
Diyelim ki o en küçüğün de küçüğünü bulduk. Acaba arayışımız sona erecek mi? O en temelin de altında bir temel daha arayacak mıyız?
“Sicimler nasıl ortaya çıkıyor” sorusunu sormayacak mıyız?
O yüzden Bertrand Russel’a sorulan soruyu hiç küçümsememek lazım.

