26-04-2026
İsmet Berkan

Okumaya sıkılmazsanız bir yapay zeka yazısı bu ama aslında felsefe hakkında

Okumaya sıkılmazsanız bir yapay zeka yazısı bu ama aslında felsefe hakkında

Ayn Rand’in Fountainhead romanını okuduğumda çok gençtim.

Bu roman ilk kez 1943’te yayınlandı ve bugün dahil satmaya devam ediyor. Dünyanın dört bir yanındaki on milyonlarca insan gibi ben de romandan çok etkilendim.

İçimde kendi anne babam tarafından zaten çok desteklenen bir bireyci, kendi kararlarını kendi veren, her şeye kendi aklıyla ikna olması için yetiştirilen bir genç vardı, bu roman tam da o genci yakaladı. Yani bir yerde maalesef benim de fikri gelişimimde Ayn Rand’in bir miktar etkisi var.

Ama sıra Rand’in “magnum opus”u kabul edilen ve Türkçe’ye uzun yıllar sonra ‘Atlas Silkindi’ (Atlas Shrugged) olarak çevrilen romanına geldiğinde artık yaşım büyümüştü, zaten tuğla kalınlığında olan bu romanı binbir zorlukla yurt dışından getirtmiş olmama rağmen sonuna kadar okuyamadım. Sinirlenerek yarıda bıraktığımı hatırlıyorum. Ayn Rand’in felsefesi bana hiçbir şey ifade etmiyordu artık.

Ayn Rand’in fikirleri 50’li ve 60’lı yıllar Amerikasında etkili oldu, Türkiye’ye ulaşması 2000’leri buldu.

Turgay Ciner’in önsöz yazdığı roman

Çünkü Rand, bireycilik savunusunda bir adım öteye gitmiş, kendisinin “Objektivizm” adını verdiği felsefesini insanın sadece kişisel çıkarının peşinden koşmasının neden olabilecek en ahlaklı seçim olduğunu anlatmaya başlamıştı. Hepimiz elbette kabul edelim etmeyelim, bilincinde olalım olmayalım kişisel çıkar peşinde koşarız ama bu her zaman ahlaklı bir tutum değildir, ayrıca sadece kısa vadeli kişisel çıkar peşinde koşmak çoğu zaman kişisel çıkarlarımıza da (paradoksal biçimde) aykırıdır.

Bu arada yeri gelmişken söyleyeyim: Türkiye’de Ayn Rand kitaplarını sinema yönetmeni Sinan Çetin’in yayınevi bastı. Ayn Rand’in ‘Atlas Silkindi’ romanına ön sözü ise iş insanı Turgay Ciner yazdı. Ciner’in önsözü bir hayli uzun ve Rand’in düşüncesinin özüne inen bir önsöz. Ülkemizde de geç kalmış da olsa bir miktar Ayn Rand taraftarı olduğunu bilelim.

Ayn Rand’in mürit kitlesi

Her neyse, benim Ayn Rand hakkında ne düşündüğümün hiçbir önemi yok aslında. Önemli olan, 1950 ve 60’larda, özellikle Rand Los Angeles’ten New York’a taşındıktan (1951) sonra New York’ta onun etrafında bir mürit kitlesinin toplanmış olması.

Bu müritler, kendi başlarına gelecekte çok önemli olacak insanlardı. Mesela Amerikan Merkez Bankası’nın efsanevi başkanı Alan Greenspan bu müritlerden biriydi, her hafta sonu Rand’in evindeki felsefe tartışmalarına katılırdı.

Rand kuvvetli bir totalitarizm karşıtıydı, devlet dahil hiçbir otoritenin bulunmaması gerektiğine inanırken neredeyse Anarşist düşünceyle flört ediyordu.

Geçen hafta burada yazdım, Amerika’da 1960’larda bilgisayar endüstrisi kurulurken, o kurucuların tamamı Rand’in bu otorite karşıtı görüşlerinin etkisindeydi. Dikey hiyerarşiler yerine bilgisayar ağlarını yatay ilişkilerle ördüler. Bu yataylığın önemli sonuçlarından biri “gerçek” kavramının neredeyse ortadan kaybolması oldu, çünkü bize “Gerçek şudur” diyen otorite artık yok, daha doğrusu herkes bu konuda kendi başına birer otorite artık.

İnternet veya şirketinizdeki tipik bir network ister istemez yatak ve dolayısıyla iki boyutlu, sadece genişliği ve uzunluğu var, yüksekliği yok.

İnternet iki boyutlu, yatay bir ağ oysa nöral ağ üç boyutlu

Bilgisayar söz konusu olduğunda tek tek bilgisayarlardan değil, onların bir arada bulunduğu “ağ”lardan (network) söz ediyoruz artık ve dediğim gibi bu ağ 60’ların sonundan itibaren yatay, hatta iki boyutlu kuruldu. Yani genişliği ve uzunluğu var ama yüksekliği yok.

Oysa bugün konuştuğumuz yapay zekayı var eden “ağ”ın bir temel farkı var bundan: “Nöral ağ” veya “Sinir ağı” adı verilen bu ağ üç boyutlu.

Yapay zeka teknolojisini var eden “nöral ağ”lar, bizim beynimizi taklit ediyor. Beynimizdeki sinir hücrelerimiz olan nöronlarımız, aynı anda birden fazla, bazı durumlarda yüzlerce farklı bağlantı kuruyor. 

Yapay zekaya hayat veren “nöral ağ”lar şimdilik beynimizin çok düşük kapasiteli birer kötü taklidi ama üç boyutluluğa geçişin başlangıcı anlamında çok önemli tabii.

Nöral ağlar sadece yatayda değil dikeyde de ağ içindeki “nod”ların birbiriyle ilişki kurmasına dayalı, yani yüksekliği de olan üç boyutlu ağlar bunlar.

Başka bir felsefi akım geldi

Bu teknolojik ve çok önemli değişim, hatta sıçrama, beraberinde felsefi bir sıçramayla geldi. Bilgisayar çağının felsefecisi eğer Ayn Rand’diyse, yapay zeka çağının filozofları Peter Singer ve William MacAllister. Onların felsefesinin adı “Efektif Alturizm.” (Türkçeye nasıl çevireceğimi bilemedim, ‘Etkili Fedakarlık’ olur mu acaba?)

Ayn Rand’in ‘Objektivizm’ adı verdiği felsefesinin en önemli unsurlarından biri, onun her türlü ‘alturizm’e (fedakarlık) kategorik olarak karşı çıkmasıydı. Her türlü yardımseverlik, iyilikseverlik aslında ne “yardım”dı ne de “iyilik” Ayn Rand’e göre, hatta tam tersi sonuç veriyordu: Yardım alan rekabetten kopuyor ve hep yardım almak ister oluyordu ve kendi kurtuluşunu sağlayamıyordu.

Bu farklı ahlaki bakış neyse ki pek taraftar bulamadı. Çünkü Amerika’daki hakim Protestan evanjelizmi zaten varlık sebebini “Başkalarını kurtarmak”ta, yani kendince yardımseverlikte bulmuş bir anlayıştı. Katolik kilisesi de, aslında bakacak olursanız İslam ve Yahudilik de bundan farklı değil.

Avustralya doğumlu felsefeci Peter Singer

Neredeyse bir dini inanış aslında

Yapay zeka çağı geldiğinde Avustralya doğumlu bir filozof olan Peter Singer’ın 1972’de yazdığı “Famine, Affluence, and Morality“, adlı makalesi birden büyük önem kazandı. Bu makale, sorduğu sorularla bugün adına “Efektif Alturizm” (Etkili Fedakarlık) denen ve tahmin edemeyeceğiniz kadar yaygın ve etkili bir felsefi anlayışın, hatta neredeyse bir yeni dinin doğmasına neden oldu.

Haftaya daha geniş yazacağım bu yeni yapay zeka çağı dinini ama bugün çok kabaca söyleyeyim: Efektif Alturizm, yapacağımız fedakarlığın veya yardımın mümkün olan maksimum etkiyi gösterecek olmasına önem veriyor ve daha azıyla yetinmeyi bir anlamda yasaklıyor.

Ahlak felsefesiyle yapay zekanın ne ilgisi var?

Bu en geniş anlamıyla ahlak felsefesi bakış açısının yapay zekayla olan ilgisini kuramamış olabilirsiniz, onu da anlatmaya çalışayım:

Biliyorsunuz, yapay zekanın zaman içinde insanlığa son verebilecek bir teknoloji olduğuna dair bir inanış var. En güzel ifadesini daha ortada yapay zeka bile yokken yapılan “Terminator” filminde bulan bu inanış sandığımızdan çok daha yaygın.

İşte tam burada “Efektif Alturizm” devreye giriyor ve bize “Madem yapay zeka teknolojisinin kaçış yok, bari onu insanlığa bir zarar vermeyeceğini garanti altına alacak şekilde biz yapalım” diyor.

Bu görüş, biliyorsunuz OpenAI adı verilen şirketin kurulmasına neden olan görüş. Büyük yapay zeka sistemleri geliştiren dev Amerikan şirketleri Google ve Facebook’u saymayacak olursak, adını bildiğimiz geri kalan bütün yapay zeka şirketlerinin OpenAI’ın içinden çıktığını dikkate almalıyız.

OpenAI’da yaşanan her bölünme ve toplu istifa, en sonunda “Efektif Alturizm” anlayışı içinde yaşanan bir tartışma sonrası oldu. Bugünlerde çok konuştuğumuz Anthropic örneğin, ilk bölünmede ortaya çıktı.

Anlayacağınız “Efektif Alturizm” denen düşünce akımı öyle burun kıvırılacak, bir fikri fantezi olarak görülecek bir şey değil; gerçek dünyaya çok ciddi etkileri olan bir anlayış. Üstelik bu etkiler katlanarak artacak.

Bugün bu yazı çok uzadı. Gelin haftaya şu ‘Efektif Alturizm’e daha yakından bakalım.

Mythos’dan ve güvenlik açıklarından korkalım mı?

Mythos’dan ve güvenlik açıklarından korkalım mı?

Başlıktaki soruya verilecek kısa cevap belli: Evet, korkalım

Ama bugün Cengiz Turhan’ın yazısını okurken düşündüm, belki de Mythos’un ortaya çıkmasını bir tehdit olarak değil tam tersine bir kazanç olarak görmeliyiz.

Çünkü düne kadar, yazılımlarımız ve bilgisayar sistemlerimizde güvenlik açıkları olup olmadığını öğrenmemizin yegane yolu, korsanların o sisteme saldırmasıydı.

Örneğin, geçen hafta sonu 10Haber çok yoğun bir korsan saldırısına uğradı ve korsanlar kısa bir süreliğine de olsa sitemizin yönetimini ellerine geçirdi.

Güvenlik açığı bizden kaynaklanmıyordu; şaşıracaksınız belki ama Google kaynaklıydı. Bundan aylar önce korsanlar Google’ın G-Mail sistemindeki bir açığı bulmuş ve milyonlarca e-posta adresini ele geçirmişti.

Ben o zaman kontrol ettiğimde benim kullandığım G-Mail adresleri ele geçirilmemiş gözüküyordu. Ben buna rağmen o zaman hem çift aşamalı doğrulamayı açtım hem de şifremi değiştirdim.

Ama anlaşılıyor ki Google’a sızan korsanlar, bu kişisel güvenlik önlemleri aşmanın da bir yolunu bulmuşlardı. Benim mail adresim üzerinden 10Haber ele geçirildi. 

Yazılımcımız Namık Demiröz neredeyse hafta sonu boyunca hiç uyumadı ve korsanları siteden attı, 10Haber’i geri aldı.

Biz, bu saldırı sayesinde güvenlik açıklarımızı öğrendik, onları yamadık.

Oysa Mythos olsaydı elimizde ve sitemizi ona taratsaydık bu açıkları bir korsan saldırısına uğramadan bulabilecek ve yamayacaktık.

Doyalısıyla Mythos’a bir tehdit değil bir imkan diye bakmak da mümkün. 

Örneğin Anthropic’in Mythos’u kullanımına açtığı sınırlı sayıda şirketten biri olan Apple’dan son iki haftada bir güvenlik güncellemesi gelmedi. Bunu şöyle anlamalıyız: Gerek Apple’ın cep telefonlarındaki ve gerekse bilgisayarlardaki işletim sistemlerinde Mythos bir açık bulamadı.

Ama başka sistemlere, özellikle Android ve Unix bazlı sistemlere güvenlik güncellemesi yağmuru var bugünlerde. Hepsi Mythos’un sayesinde.