24-05-2026
İsmet Berkan

Sadece Post-Truth çağında değiliz, aynı anda ‘Ahlak sonrası’ çağında da yaşıyoruz

Sadece Post-Truth çağında değiliz, aynı anda ‘Ahlak sonrası’ çağında da yaşıyoruz

Cumartesi akşam üzeri Bülent Korman aradı, bugünkü 10Haber’deki yazısını gönderdiğini söylemek için.

Konuşurken, ben biraz da onu dinlemediğim için, minik bir tartışma yaşadık. Birbirimizi çok uzun zamandan beri tanıyoruz ve tartışmayla kavga etmeyi birbirine karıştırmayacak kadar da birbirimize güveniyoruz.

Telefonu kapattığımda biraz sonra okuyacağınız yazının temel fikri aklıma geldi: Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, artık ahlakın “göreli ahlak” olmasından başka çare yok.

***

Evet, elbette göreli ahlak fikri yeni bir şey değil, neredeyse insan düşünmeye ve düşündüklerini felsefe olarak yazmaya başladığından beri bu tartışma var dünyada.

Bazıları ahlakın mutlak bir şey olduğunu, dünyanın her yerinde ve her insan için aynı olduğunu savunur.

Elbette böyle mutlak ahlaki değerler var: Öldürmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin gibi..

Ama ahlak bunlardan ibaret bir şey değil. Hayatının her alanını ve her anını kapsayan çok daha geniş bir şey.

O yüzden başka bazıları da ahlakın kültürlere, toplumlara, hatta kişilere göre farklı olabileceğini, ahlakın göreli olduğunu savunur.

Burada kasıt bazı toplumlarda veya kültürlerde mesela öldürmenin normal kabul edilmesi değil elbette ama şunu görelim: Ahlaki ve kültürel değerler toplumlarda çok farklı olabilir. 

Mesela bizim için hayal edilemez bir şey olan köpek eti yemek başka bir kültürde sıradan bir durum olabilir. Köpeği yakın dostumuz olarak görüp onun etini yiyenleri ahlak dışı ve iğrenç bulmak ama inek veya kuzu eti yemeye itiraz etmemek bazı insanlara ahlaki bir çelişki gibi gelmeyebilir.

***

“Kutuplaşma” veya “Kültür savaşı” deyip geçiyoruz ama gerçekte yaşadığımız şey, ahlaki anlayışların keskinleşmesi.

Günümüzde karşımıza çıkan neredeyse her tartışma maddesi, hatta daha ileri gideyim karşımıza çıkan her fikri tercih, bizi aynı zamanda ahlaki bir seçime zorluyor.

Eskiden ideolojiler arasında bir ahlaki üstünlük kavgası vardı. Bugün geriye pek ideoloji kalmadığı veya aslında ortaya yüzlerce farklı ideolojik tutum çıktığı için, ahlaki üstünlük kavgaları da çok taraflı.

Ve dikkat edin, gündelik siyasi tartışmalarımızdan sağlıkla, teknolojiyle ve hatta bilimle ilgili tartışmalarımıza kadar her konu, en nihayetinde dönüp dolaşıp yaptığımız tercihin neden daha doğru, daha iyi ve daha güzel olduğunu anlatma çabasına, hatta kavgasına varıyor.

Herkes kendince ahlakî üstünlük iddiasında. Bütün tartışmalar sonunda tarafların birbirine ahlaki üstünlük iddia etmesine varıyor.

***

İngilizce ‘Post-truth” kavramı Türkçeye “Gerçek ötesi” diye çeviriliyor; bence “Hakikat-ötesi” demek gerek.

Çünkü ‘Gerçek’ ile ‘Hakikat’ birbirinden farklı kavramlar.

‘Gerçek’ dediğimizde, fiziki, elle tutulur, herkes için geçerli şeylerden söz ediyoruz. İki kere iki dört eder gibi, duvara kafanızı çarparsanız canınız acır, gibi.

‘Hakikat’ ise daha çok algıladıklarımızdan, kendi iç dünyamızda bir mana kazandırdığımız şeylerden oluşur; o yüzden doğası gereği kişiseldir, kişiden kişiye değişebilir.

Eski zamanlarda, az önce söyledim, ikili ideoloji çağında daha çok, hakikatler arasındaki tartışma da ikiliydi. Ama bir yandan büyük ideolojilerin ortadan kalkması, bir yanda sosyal medya etkisiyle büyüyen atomizasyon/parçalanma etkisi birden bire hakikatlerin sayısında da artışa neden oldu.

Dikkat edin, yaşadığımız gündelik tartışmaların, bizi ahlaki seçimler yapmaya zorlayan konuların tamamını bu ‘Hakikat’ kategorisindeki şeyler oluşturuyor. Farklı farklı hakikatler yani.

***

Kimimiz için CHP hakkında bir mahkemenin ‘mutlak butlan’ kararı vermiş olması korkunç bir durumdur, iktidar baskısıyla yargının verdiği ve demokrasiye aykırı, hatta bizim seçme hakkımızı kısıtladığı için insan haklarına da aykırı bir durumdur.

Bu düşüncemizden (hakikat) o kadar kuşku duymayız ki, kendimizi böyle düşündüğümüz için ahlaken daha yüksek bir düzeyde hissederiz.

Ama başkaları için aynı mahkeme kararı gayet adil ve normal gözükebilir. Onlara göre söz konusu CHP kurultayında delegeler parayla veya başka vaatlerle satın alınmış, iradeleri sakatlanmış kişilerdir, mahkeme bu durumu düzeltmektedir.

İşin tuhafı böyle düşünen kişiler de düşüncelerinin (hakikat) doğruluğundan hiç kuşku duymaz ve kendilerini ahlaken daha yüksek düzeyde görürler.

***

Vaclav Havel, Çekyalı bir yazar, düşünür ve nihayetinde de devlet adamı.

Onun ülkesinin komünizm altındaki dönemi için yaptığı meşhur benzetme “yalanda yaşamak”tı.

Esasen “yalanda yaşamak” sadece komünizm Çekoslovakya’sı için değil, en azından geçmiş ve günümüz Türkiyesi için de geçerli bir kavram bence.

Türkiye, ‘Gerçek’ ile ‘Hakikat’ arasındaki mesafenin birbirine çok yakın olduğu bir ülke hiç olmadı ama sanırım günümüzde bu mesafe daha önce hiç olmadığı kadar açılmış durumda.

Farklı hakikatler arasında öyle yoğun bir mücadele yaşanıyor ki, gerçeği bilmiyor olmak neredeyse bir kural haline geldi.

***

Sabah bu yazıyı yazarken bir WhatsApp grubuna bir dostumdan bir şarkı yollandı. Şarkı bu yazıya cuk oturdu.

Bu pazar yazımı Mebrure’nin o şarkısıyla bitireyim: ‘Mış Gibi.’

Isaiah Berlin’in hepimize verdiği ölümsüz ders

Isaiah Berlin’in hepimize verdiği ölümsüz ders

Benim için 20. yüzyılın en önemli beş altı filozofundan biri, İngiliz filozof Sir Isaiah Berlin’dir.

Geçenlerde onunla 1978 yılında yapılmış bir TV söyleşisinden minik bir bölüm Instagram’da önüme düştü, ben de bir kenara sakladım. Bugün madem konumuz ahlak, onu burada paylaşmak istedim.

Berlin söyleşi sırasında Dostoyevski’nin bir romanından bir cümleyi örnek veriyor: “Eğer bana milyonlarca insanın mutluluğunu bir masum çocuğun işkencesi pahasına satın almaya hazır olup olmadığım sorulursa, cevabım hayır olur.”

Peki bu cevap doğru mudur, yanlış mıdır?

Isaiah Berlin, ders verir gibi konuşuyor. Aslında burada çatışan iki farklı ahlak anlayışı. 

Eğer ‘Faydacı’ ahlaktan yanaysanız bir an bile kuşku duymaz, milyonların mutluluğu uğruna bir çocuğa işkence yaparsınız.

Ama yok bedeli veya sonucu ne olursa olsun insanın bazı davranışlara asla onay veremeyeceğini düşünen bir ahlaktan yanaysanız, elbette cümle doğrudur, milyonların mutluluğu pahasına bile olsa bir çocuğa işkence yapılmasına razı olmazsınız.

Burada iki felsefe çarpışıyor. Biri mutluluğu en üst düzeye çıkarmayı söylüyor. Diğeri ise bazı eylemlerin kesinlikle yasak olduğunu söylüyor.

Peki ama Isaiah Berlin ne düşünüyor bu ahlaki çıkmaz veya seçim konusunda?

Ona göre filozofun görevi size hangisini seçeceğinizi söylemek değil. Onun görevi size neyin söz konusu olduğunu göstermektir. Sonuçta, bir insan bireysel sorumluluğu kabul etmeli ve doğru olduğunu düşündüğü şeyi yapmalıdır.

Evet, bireysel sorumluluk.

Her insanın kendi başına düşünebilen ve kendi kararlarını verebilen birer varlık olduğuna inanıyorsak, onlara bir ahlakı dayatmaktan ve ahlaki üstünlük iddiasından vazgeçmeliyiz.

Herkes kendi kararını verebilir, kendi seçimini yapabilir.