05-07-2026
İsmet Berkan

“Bilimde Bağnazlık Olmaz” Demeyin… Alın Size En Meşhur Bağnazlık Öyküsü

“Bilimde Bağnazlık Olmaz” Demeyin… Alın Size En Meşhur Bağnazlık Öyküsü

Bir fikre veya inanca körü körüne bağlanıp onu akılla sorgulamaktan geri durmak, bu yetmiyormuş gibi o sorgulamayı yapanları susturmaya çalışmak insana ait bir kusur.

Bunun bir kusur olduğunu yüzlerce, binlerce ünlü örnekten hepimiz biliriz ama yine de bağnazlık tuzağına kolayca düşüveririz. Kendimiz bağnaz biri oluveririz.

Sanılır ki bilimde bağnazlık olmaz. Oysa belki en ünlü bağnazlıklar bilimde, bilim insanları arasında yaşananlardır.

Sir Arthur Eddington, bütün ününü kendi döneminin bağnazlarına karşı verdiği bir savaşta elde ettiği zaferle kazanmış, çok önemli bir astrofizikçiydi.

Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında, ülkesi Almanya ile savaş hâlindeyken ve İngiltere’ye Almanca dilinde bilimsel makalelerin girmesi bile yasaklıyken o; bir Alman bilimcinin, Albert Einstein’ın teorisinin önemini fark eden ilk İngiliz’di.

Unutmayın, Einstein, İngiltere biliminin büyük ismi Sir Isaac Newton’un kütle çekim teorisine alternatif bir kütle çekim teorisi ortaya atmıştı ve Newton’u tahtından indirmeye hazırlanıyordu. Ve Sir Arthur Eddington olmasa Einstein’ın Newton’u tahtından indirmesi bu kadar kolay kabul görmezdi.

Arthur Eddington, bir güneş tutulması sırasında yaptığı gözlemle Einstein’ın teorisini doğruladı.

Einstein’ın özel ve genel görelilik teorileri, fizik biliminin kütle çekimine ve uzay ile zamana bakışını kökten değiştirmeyi öneriyordu.

Burada bütün teknik açıklamasına girmeyeceğim; Einstein’a göre büyük kütleli varlıklar (mesela yıldızlar) etrafındaki uzayı (ve zamanı da) büküyor, arkadan gelen ışık bile bu bükülmeden etkileniyor ve yolunu uzatıyordu. Kütle çekimi buydu: Uzay-zaman dokusundaki bükülme.

Bir zamanlar Sir Isaac Newton’un gururla başkanlığını yaptığı İngiliz Royal Astronomical Society, 1919 yılında Sir Arthur Eddington’ın, Einstein’ın teorisini deneysel olarak doğruladığı bir sunuma tanıklık etti. Bu sunum, Einstein’ın teorisinin ilk büyük kanıtıydı ve genel göreliliğin yerleşmesine, bilim camiasında kabul görmesine yardımcı oldu.

İzleyen yıllarda Eddington, Einstein’ın genel görelilik teorisinin en önemli açıklayıcısı oldu. Bu konuda kitaplar ve makaleler yazdı.

Bir astrofizikçi olarak Eddington’ın bilime en büyük katkısı, 1920 yılında yayımladığı ünlü kitabı “The Internal Constitution of the Stars”dı (Yıldızların İç Yapısı).

O tarihe kadar, dünyamızda hayatı mümkün kılan başlıca kaynak olan Güneş’imiz dahil yıldızların nasıl olup da etrafa enerji saçtıkları bilim tarafından açıklanmamıştı. Güneş’imizin (ve bütün yıldızların) iki hidrojen atomunun yıldızın içindeki muazzam basınç sayesinde birleşip helyuma dönüşmesiyle enerji ürettiğini ve saldığını söyleyen ilk insan oldu Eddington. Tabii bunu da aslında Einstein’ın teorisi sayesinde yapabildi.

Einstein’ın kütle çekim teorisi ile yakından ilgilenen ve onun çözmesi hiç de kolay olmayan denklemlerini çözmeye girişen ilk insan Arthur Eddington değildi.

Birinci Dünya Savaşı sürerken Alman ordusuna asker olarak yazılan bir başka fizikçi, Karl Schwarzschild, cephede vakit buldukça oturuyor ve bu denklemleri çözüyordu. Merak ettiği şey, Einstein’ın kütle çekimini anlatan alan denkleminin limitlerini bulmaktı.

Dehşet içinde şunu fark etti Schwarzschild: Belirli bir büyüklüğün ötesinde kütle bir araya gelecek olursa Einstein’ın denkleminde kütle çekim kuvveti sonsuzluğa gidiyordu.

Bilim insanlarının en hoşlanmadığı kavramların başında sonsuzluk gelir; çünkü sonsuzu hesaplamak anlamsız, hatta gereksizdir. Böyle bir durum ortaya çıktığında hemen “tekillik” (singularity) gündeme gelir. Bir yerde karşınıza sonsuzluk çıkıyorsa orası kural dışıdır, orayı yöneten kuralları bilemezsiniz.

Peki Einstein’ın denkleminde kütle çekim gücünün sonsuzluğa ulaşması ne anlama gelir? Bugün bu sorunun cevabını çok iyi biliyoruz: Kara delik oluşur.

Bu hesaplarını yayımlayan Schwarzschild kısa bir süre sonra cephede geçirdiği hastalıktan ötürü öldü.

Evet, Einstein’ın denklemleri doğada kara delikler, yani “tekillikler” olabileceğini söylüyordu ama bu sadece matematikti. Einstein’ın kendisi hiçbir zaman doğada kara delik olabileceğine inanmadı, “Doğa buna izin vermez” diyordu. İşte bu da onun bağnazlığıydı.

Aynı şekilde, yıldızlar ve onların iç dünyası konusunda dünyanın en önemli uzmanı olan Sir Arthur Eddington da “Kara delik diye bir şey olmaz” diyordu; kendince neden olmayacağına dair teorileri de vardı.

Ama bilmedikleri bir şey vardı. Onlardan çok daha genç, 1910’da Hindistan’ın (bugün Pakistan’ın) Lahor kentinde doğmuş, Madras Üniversitesini bitirmiş ve Hindistan Hükûmeti tarafından İngiltere’deki Cambridge Üniversitesinin bir zamanlar Isaac Newton’un da görev yaptığı Trinity College’ına doktora yapmak üzere gönderilmiş bir adam vardı: Subrahmanyan Chandrasekhar.

Subrahmanyan Chandrasekhar 1940’larda ders anlatırken.

Chandrasekhar veya yakınlarının seslenişiyle “Chandra” gemiye binmiş, Hindistan’dan İngiltere’ye yol alıyordu. Elinde Arthur Eddington’ın “The Internal Constitution of the Stars” kitabı vardı ve gemide bol bol vakti vardı.

Bu noktada canınızı sıkmamaya çalışarak biraz teknik bilgi vermeliyim:

Üzerinde yaşadığımız dünyamızı veya yıldızları toz olup, hatta atomlarına kadar ayrılıp uzaya dağılmaktan uzak tutan yegâne güç kütle çekim kuvvetidir. Uzayda kütlenin bir araya gelmesi, bu etki nedeniyle daha fazla kütlenin oraya gelmesine neden olur.

Kütle çekim kuvveti veya etkisi, zamanında Newton’un çok doğru biçimde saptadığı gibi mesafeyle ters orantılıdır; yani merkezden uzaklaştıkça kuvvetin etkisi de azalır. Ama merkezde, mesela bir yıldızın çekirdeğinde bu etki çok güçlüdür, atomları birbirine iyice yaklaşmaya zorlar. Ancak bu yaklaşma tam tersi bir etkiyi de beraberinde verir: Atomlar basınç altında kalırlar ve uzaklaşmaya çalışırlar.

İşte bu kütle çekiminin bir araya getirme etkisi ile basıncın yarattığı dışa kaçma isteği arasında bir denge vardır.

Daha o zaman birkaç tanesi saptanmıştı; kendi iç yakıtını bitirip beyaz cüceye dönüşmüş bazı yıldızlar vardı. İşte Chandrasekhar tam o dengeyi merak ediyordu. Bir yıldızın kütlesi ne kadar olmalı ki o ömrünün sonuna geldiğinde beyaz cüce olsun? Başka bir deyişle, bir yıldızın Schwarzschild tekilliğine düşmesi için ne kadar kütleye gereksinimi vardır?

Uzun gemi yolculuğu sırasında Chandrasekhar, hesap yaparken sadece Einstein’ın genel görelilik denklemlerini kullanmakla kalmadı; az önce kabaca sözünü ettiğim basınç etkisini bulmak için kuantum mekaniği denklemlerinden de yararlandı ve bir yıldızın beyaz cüceye dönüşmesi için sahip olması gereken en büyük kütlenin, Güneş’imizin kütlesinin 1,44 katı olması gerektiğini buldu.

Yıldızın kütlesi eğer Güneş’imizin kütlesinin 1,44 katından daha fazlaysa o yıldız artık beyaz cüce olamıyordu.

Oysa Arthur Eddington bütün yıldızların, kütleleri ne olursa olsun en sonunda beyaz cüceye dönüşeceğini düşünüyordu.

Chandrasekhar gemiden inip Cambridge’e geldiğinde ona en çok yakınlık gösteren isimlerin başında Arthur Eddington geliyordu. Dostlukları mükemmeldi. Chandrasekhar, 1935 yılında, sonunda beyaz cüceye dönüşecek yıldızların sahip olabileceği maksimum kütle ile ilgili makalesini tamamladı ve bir gün Londra’daki Royal Society’de bunu sunmak için tarih belirledi. Ama aynı gün, üstelik ondan hemen sonra Arthur Eddington’ın da bir sunum yapacağını öğrendi. Eddington onun ne üzerine çalıştığını biliyordu, hatta çalışma notlarını bile okumuştu ama Chandrasekhar, Eddington’ın ne konuşacağını bilmiyordu.

O gün Londra’daki meşhur Burlington House binasında sunum sırası geldiğinde Chandrasekhar bulgularını ve yıldızların kütlesi için hesapladığı üst sınırı anlattı. Arkasından Arthur Eddington kürsüye geldi ve Chandrasekhar’ı şoka sokacak şekilde bu hesapların neden yanlış olduğunu, yıldızların neden bir kütle limiti bulunmadığını anlatmaya koyuldu. Chandrasekhar’ın tezini yerin dibine sokuyordu.

Mesleğinin henüz başında olan Chandrasekhar’ın o an nasıl yıkıldığını tahmin etmek kolay değil; kendisi bu travmadan yıllarca çıkamadı. Çünkü doktorasını henüz vermiş bir ismin Arthur Eddington gibi bir dev tarafından kamuya açık ortamda böyle eleştirilmesi, o genç adamın (unutmayın henüz 25 yaşındaydı) kariyerinin başlamadan bitmesine sebep olabilirdi.

Aslında bir tarafta sapasağlam bir matematik vardı. Chandrasekhar’ın hesaplamalarının yanlış olduğunu söyleyen kimse yoktu; bu hesaplara esas teşkil edenler, genel görelilik teorisi ve kuantum mekaniği denklemlerini oluşturan unsurlardı.

Öteki tarafta ise Arthur Eddington’ın inançları vardı, matematiği değil. Büyük bir bağnazlığı kırarak bilim yapmış olan bu insan şimdi kendisi bağnazlık sergiliyordu.

Chandrasekhar çok kırıldı, yıllarca başka önemli fizikçilerden destek bekledi. Başvurduğu dev isimler (Niels Bohr ve Paul Dirac dahil) hepsi ona özel ortamlarda haklı olduğunu söylüyordu ama hiçbiri Eddington’la polemiğe girmiyordu.

Arthur Eddington 1944 yılında öldü. Chandrasekhar, ondan her zaman “dostum” diye söz etti, hatta öldükten sonra bir “ardından” yazısı kaleme aldı, Eddington’a övgüler yağdırdı ama bu önemli teorisiyle ilgili kırgınlığı da sürdü.

Uzun on yıllar sonra bilim Chandrasekhar’ın haklılığını kabul etti; çünkü önce “nötron yıldızları”nın varlığı keşfedildi, ardından da kara deliklerin.

Bir yıldızın kara deliğe dönüşmesi için minimum bir kütle limiti vardı, bu Güneş’imizin kütlesinin 3 katı kadardı. Yani Chandrasekhar limiti olan 1,44 Güneş kütlesi ile 3 Güneş kütlesi arasında kalan ara bölgedeki yıldızlar da sonunda nötron yıldızları oluyordu.

Chandrasekhar, aslında 1930’da yaptığı, 1935’te makalesini yayımladığı bu önemli buluşu için 50 yıl sonra, 1983’te Nobel’le ödüllendirildi.

Bir bağnazlık, bilimi bu kadar süre geri bıraktı.

Bir foton güneşin merkezinden yola çıktığında…

Bir foton güneşin merkezinden yola çıktığında…

Einstein’ın özel ve genel görelilik teorisi bize zaman denen şeyin evrensel olmadığını, gözlemcisine göre farklı olduğunu söyler.

Einstein’ın bu sözlerinin ne anlama geldiğini anlatan en çarpıcı örnek, tek bir foton parçacığının davranışında gizli.

Fotonlar, ışık parçacıkları ve dolayısıyla ışık hızında hareket ediyorlar.

Işık hızında hareket eden bu minik parçacığın güneşin merkezinde ortaya çıkıp yola koyulmasıyla güneşin kütle çekim kuvvetinden kurtulup yüzeyine ulaşması bizim zamanımızla onbinlerce yıl sürüyor. Sonra aynı parçacık, yine bizim kolumuzdaki saatlerin hesaplamasıyla güneşten bizim gözümüze 8 dakikada ulaşıyor.

Ama bu söylediklerim hep bizim gözümüzden, bizim saatlerimizle ölçtüğümüz süreler.

Oysa aynı ölçümü fotonun kendisi yapacak olsa tamamen farklı bir süre, daha doğrusu tek bir an ölçecekti. Foton ışık hızında hareket ettiği için, bu hızda zaman diye bir şey yok. Yani sıfır zaman bile değil, foton açısından yaratıldığı anla bizim gözümüze yansıdığı an aynı an aslında.