04-10-2026
İsmet Berkan

Felsefe insan hayatına nereden dokunur?

Felsefe insan hayatına nereden dokunur?

Ioanna Kuçuradi’yi çok da fazla tanımıyorum.

Kendisiyle yıllar önce Brüksel’de bir otel lobisinde iki saat kadar başbaşa vakit geçirip sohbet etmiştim. Beklememiz gerekiyordu, birlikte konuşarak beklemiştik.

Onun dışında birkaç kez de aynı toplantılarda ve aynı masanın etrafında bulunduk. O kadar.

Ama nedense içimde onu çok iyi tanıyormuşum gibi bir his var. Oysa ne yazdığı şiirleri okudum, ne makalelerini, ne de dediğim gibi öyle derin bir kişisel ilişkim var.

Onu benden çok daha iyi tanıyan onlarca insan sosyal medyadan üzüntülerini paylaşıyor cuma akşamından beri.

Bu sabah, tam da onun doğum gününde onu toprağa vermeye hazırlanırken yıllar önce tamamen tesadüfen yan yana düşmüş iki insan olarak yaptığımız sohbeti hatırladım.

Benim belki 20 yıldan uzun süreden beri içimdeki yeri giderek büyüyen bir düşüncem var. Dünyamızın yaşadığı krizin temelinde felsefesizlik olduğunu düşünüyorum.

Felsefesizlikten kastım, felsefe bilmemek değil. Günümüzde bizi bir araya getiren, bize ortak bir düşünsel platform sağlayan, düşüncelerimizi ve düşüncesizliklerimizi bir düzene sokan bir büyük kurucu felsefenin yokluğundan söz ediyorum.

Herhalde son büyük kurucu felsefe modernizm akımıydı. Kendi içinde çok sayıda dala ve budağa sahip olan, insanlığa da çok şey kazandırmış olan bu geniş felsefe akımı, bugün ihtiyaçlarımızı karşılamıyor artık.

Ortada böyle bir kurucu felsefe olmayınca, içine girdiğimiz yeni zamanın ruhunda bize insanın nerede durduğunu anlatan bir şey olmayınca, hepimiz kendimizi boşlukta hissediyoruz.

Çoğumuz belki bu eksikliğin farkında değiliz; ortada bir sorun olduğunu, zaman zaman ayaklarımızın üzerinde durduğu zeminin altımızdan çekilip alındığını fark ediyoruz ama bunun bir felsefe açığından olduğunun farkında değiliz.

Bu tabii benim görüşüm. Bu görüş, benim kafamda giderek daha olgunlaşıyor ama yıllar önce (Acaba 2006 mıydı, 2007 mi?) Ioanna Kuçuradi ile sohbetimizde ben bu konuyu açtım ve ona görüşünü sordum.

Dediğim gibi o zaman da kafamda bu düşünce vardı ama henüz bugünkü kadar olgun değildi; ona ham fikirlerimi anlattım.

Beni küçümsemesini bekliyordum, tam tersi oldu. İlgiyle dinledi. Konuşurken yanlış kullandığım kavram ve kelimeleri beni kırmadan, beni küçümsemeden ve yargılamadan düzeltti, dinlerken önce benim fikirlerime çeki düzen vermemi ve onları doğru ifade etmemi sağladı, sonra da cevap verdi.

Şimdi aklımda kaldığı kadarıyla söylüyorum, benimle aynı kanıda değildi, bütün tersine izlenime rağmen felsefe adı verilen düşünme disiplini insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar canlı bir disiplindi. “Platon zamanında dünyada kaç kişi felsefi fikirlerle ilgiliydi ve fikir üretiyordu? Bugün benim bir yılda önümden geçen öğrenci sayısı o zaman Atina felsefe çevresinden daha kalabalık” demişti mealen.

Gerçekten de dünyanın bütün üniversitelerinde felsefe bölümleri var, buralarda doktora yapan, çeşitli akademik kademelerde görev yapan, yılda binlerce makale üreten felsefeciler var. Böyle bakınca aslında felsefe öyle kenarda kalmış, unutulmaya yüz tutmuş, marjinal bir alan değil, tam tersine tarihteki altın çağını yaşıyor.

Ama öte yandan insan ve insanlık da tarihinde olmadığı kadar hızlı bir değişim içinde. 

En basiti, hepimizin önünde ve elinde artık soru sorduğumuzda bize cevap veren, bir sürü işimizi daha şimdiden onlara yaptırmaya başladığımız makinelerimiz var.

Kendi oğlum o alanda çalıştığı için biliyorum, bilim ve teknoloji insan beynini araya aracı koymadan doğrudan okumaya, hatta zaman içinde o beyne doğrudan bilgi yazmaya, yani bir anlamda beynimizi bilgisayarlarla ve internetle her zaman bağlı hale getirmeye çalışıyor. Bu teknolojinin gerçekleşmesi halinde ortaya çıkaracağı yeni insana ne isim verilmesi gerektiği tartışılıyor.

İnsanın doğaya ve atmosfere verdiği zarar insanın varlığını tehdit ediyor. Özellikle gençler, kendi anne babaları kadar uzun bir ömür süremeyeceklerine yüzde yüz bir gerçek gibi inanıyorlar.

Çağdaş haberleşme teknolojileri sayesinde ekonomik eşitsizlikler geçmişle kıyaslanmayacak kadar çok gözümüzün içine giriyor. Öfkemizi, kıskançlığımızı yönlendiriyor.

Felsefe, evet belki altın çağını yaşıyor ama öte yandan felsefeye duyduğumuz ihtiyaç da insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar büyük.

Ioanna Kuçuradi bu büyük ihtiyacın farkındaydı ama iki yıl önce bir grup gazeteciyle birlikte yediğimiz yemekte söylediği gibi “İnatla iyimser”di.

Bugün Ioanna Kuçuradi’yi toprağa vereceğiz. Başkaları ne düşünüyor bilmem, benim için Ioanna Hanım, hayatımda gördüğüm en zarif insanlardan biriydi. Her ne yapıyorsa, her ne söylüyorsa onu zarafetle yapan, asla karşısındakine tepeden bakmayan ama nasıl beceriyorsa artık hep yukarıdan konuşmayı başaran bir insandı.

Hepimiz ona çok şey borçluyuz; felsefeyi bizim için fildişi kulesinden aşağıya indiren, hayatımızın en temel noktalarına sokan insandı.

Bakın şu minicik video, onun ilgilendiği felsefe alanıyla hepimizin gündelik hayatı arasında nasıl güzel bir bağ kuruyor.

Hep söylediği şuydu: Değerler üzerinde tartışma olmayan şeyler, tartıştığımız şey değer yargıları.

Özümüze, insan olan özümüze yaklaşmak, o değer yargılarımızın çarpıtmasından kurtulup değerlere yaklaşmakla ilgili.

Felsefenin insana en çok dokunduğu yerin peşindeydi; belki de bulmuştu.

İoanna Kuçuradi’yi tanımak isterseniz

İoanna Kuçuradi’yi tanımak isterseniz

Sevgili arkadaşım Nilay Örnek, yıllardır ‘Nasıl Olunur’ başlığıyla bir podcast serisi yapıyor. Serinin 226. bölüm konuğu Ioanna Kuçuradi idi. Bence 1 saatinize ayırın, bu özel insanın hikayesini kendi sesinden dinleyin.

Utanmaz bir ırkçı

Utanmaz bir ırkçı

Çok düşündüm bunu yazsam mı yazmasam mı, diye ve sonunda zaaflarıma yenik düştüm yazıyorum.

YeniŞafak gazetesinde de yazı yazan, kendini zaman zaman “felsefeci” diye satan biri var: Yusuf Kaplan.

Sosyal medyadan Ioanna Kuçuradi’nin arkasından öyle ırkçı, öyle dar kafalı bir şey yazdı ki öfkelenmemek elde değil.

Aynen şöyle dedi: “Kuçuradi Türk felsefecisi değildi. Türk değildi bir defa. Rum’du. Rumlar da bu ülkenin çocuğu elbette. Ama o bu ülkenin çocuğu değildi, Bizans çocuğuydu.”

İnsan olmaktan, insanlıktan nasibini almamak, kabile kültürü içinde düşünmek ve kendi kabilesini üstün görmek tam böyle bir şey işte.

Lütfediyor, “Rumlar da bu ülkenin çocuğu elbette” diyerek ama kendini ülkenin sahibi gördüğü için “bu ülkenin”çocuğu olmanın kriterlerini de kendi başına yazabileceğinden emin, üstten bakıyor.

Bu sığlığı hak ediyor muyuz gerçekten? Böyle insanların kanaat önderi olduğu bir ülkede yaşamayı kendimize yakıştırıyor muyuz?