
İran savaşının ilk etkisi: Türkiye’de erken seçim olur mu?
Ali Babacan öyle durduk yerde konuşan, konuştuğunda da boş şeyler söyleyen bir siyasetçi değil.
Elbette Deva Partisi Genel Başkanı olarak işinin önemli bölümü konuşmak, kamuoyuna mesaj vermek. O yüzden ister istemez sık sık konuşuyor ama bu konuşmalarında boş hayallere hiç yer vermiyor, daha çok eleştiriyor.
Ama dün farklı bir şey oldu, Babacan partisine yayınladığı bayram mesajında “Erken seçim ufukta gözüktü” dedi.
Birkaç ay önce bir akşam yemeğinde Babacan’la buluşmuş, uzun uzun sohbet etmiştim. Babacan o sırada benim erken seçim öngörümü paylaşmamış, aksine seçimin (o anki siyasi ve ekonomik şartlar altında) 2027 sonundan önce olmayacağını düşündüğünü söylemişti.
Bugün ise “Erken seçim ufukta gözüktü” diyor. Ben de ona hak veriyorum: Gerçekten de ufukta gözüktü.
Babacan yıllarca Türk ekonomisini yönetti, bugün de gelişmeleri çok yakından izliyor. Ekonomik altyapının siyasi üst yapıyı nasıl belirleyip şekillendirdiğini hepimizden iyi biliyor.
Türkiye enflasyonu düşürmeye çalışıyor, işte Mehmet Şimşek’in iki yıllık uğraşısı sonunda enflasyon yüzde 30’a inebildi. Şimşek bu yıl da enflasyonu yüzde 16’ya indirme iddiasındaydı ama bu iddia çok kısa ömürlü oldu. Aslında piyasayı yakından izleyen herkes aylardır 2026’da enflasyonun iyimser ihtimalle yüzde 25-30 aralığında bir yerde olacağını tahmin ediyordu.
Babacan dahil pek çok kişi Tayyip Erdoğan’ın bu dönemde Merkez Bankası’nda yaratılan rezerve güvendiğini, 2027 sonunda erken seçim ilan edilirken bu rezervin seçim ekonomisi uygulamak için kullanılacağını düşünüyordu. Erdoğan iktidarı emeklilere ve asgari ücretlilere çok yüksek bir artış vererek seçimi kazanmayı deneyecekti yapılan analizlere göre.
Ancak tabii evdeki hesap her zaman çarşıya uymuyor. Türkiye’de Ekrem İmamoğlu’nun hapse atılması dahil çok sayıda şok yaşandı geçen bir yıl içinde. Bu şokların en belirgin etkisi Erdoğan iktidarının verdiği onca yüksek reel faize rağmen Türkiye’ye yurt dışından sıcak para bile girmemesi, üstüne memlekette var olan sermayenin yurt dışına göç etmeye başlaması oldu.
Doğrudan Tayyip Erdoğan eliyle yaratılan bu iç şoklar sadece Mehmet Şimşek’in işini zorlaştırmadı; Tayyip Erdoğan’a da hayatı zorlaştırdı. Çünkü o şoklar sırasında görüldü ki Merkez Bankası birkaç hafta içinde 60 milyar dolar satmak zorunda kalabiliyor doların seviyesini savunmak için.
Bu da akla ister istemez 200 milyar dolarlık rezervin ne kadar yeterli olduğu sorusunu getirdi. Bu seviyede bir güvensizlik varken seçimin s harfi duyulduğunda cebinde parası olan Türklerin dolardan altına nereye kaçabiliyorsa o güvenli limana sığınma arayışında olacağı artık tahmin değil gerçekleşmeyi bekleyen bir kehanet.
Eskiden Türkler ceplerindeki TL’yi dolara dönüp onu da bankaya yatırırdı, dolar mevduatı birden artardı. Artık durum öyle de değil. Dolar alanlar ya sisteme hiç girmiyor veya paralarını sistemde kısa süre tutup yurt dışına gönderiyorlar. Sadece geçen yıl 30 milyar dolarlık sermaye çıkışı oldu Türkiye’den.
Yani Türkiye’de cebinde parası olanlar tam anlamıyla bir “güvercin ürkekliğinde” artık. Ülkelerine ve ülkelerini yöneten iktidara güvenmiyorlar.
Türkiye’de ruh hali buyken üstüne Amerika ve İsrail’in İran’a savaş başlatması geldi. Bugün 10Haber’de yayımladığımız Mahfi Eğilmez analizini okumadıysanız hemen okuyun.
Zamanında Türk Hazinesini yönetmiş tecrübeli bir iktisatçı olarak Eğilmez savaşın değiştirdiği gerçekleri anlatıyor ve bu değişikliklere bakarak iktidarın da ekonomik hedeflerini daha gerçekçi bir noktaya çekmesini temenni ediyor.
Eğilmez’in dilinin ucuna kadar geldiğinden emin olduğum ama spekülatif olduğu için söylememeyi tercih ettiği şey şu: Seçim ister 2027’de olsun ister 2028’de, Tayyip Erdoğan bu seçime enflasyonu tek haneye düşürmüş, ekonomik büyümeyi ve refahı sağlamış, geniş kitleleri hayat pahalılığının etkilerinden kurtarmış bir lider olarak giremeyecek.
Daha dün bir bankacı dostumla telefonda konuşurken aynı anda ikimizde de beliren düşünce Tayyip Erdoğan’ın bu şartlar altında durumun daha da beter olmasını beklemeden erken seçime gidebileceği düşüncesi oldu. Sonra aynı fikri (arka planını detaylandırmadan) Ali Babacan’ın da dillendirdiğini gördüm.
Gerçekten de İran savaşı öyle kısa sürede bitecek gibi görünmüyor. Hürmüz Boğazı da kısa sürede yeniden açılacak ve dünya ekonomisi normale dönecek gibi durmuyor. Daha uzun süreli bir kriz yaşamamız daha olası.
Kaldı ki dünyanın sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ihtiyacının beşte birini karşılayan Katar’daki terminal mesela geçen gün vurulunca beşte bir kapasitesini kaybetti. Bu vurulmanın Katar’a maliyeti 20 milyar dolarlık gaz ihracatı düşüşü. Ama bu eksilmenin bir de Türkiye dahil Katar’dan gaz alan ülkelere maliyeti olacak.
Türkiye için bir ilave maliyet daha ortaya çıkabilir: Biz İran’dan doğrudan gaz alıyoruz, gerçi bu boru hattı çok istikrarlı değil, İran zaman zaman gazı kesebiliyor, şimdi savaş nedeniyle bir kez daha kesilirse Türkiye’nin Rusya’ya bağımlılığı biraz daha artabilir. Bu da Botaş’ın Rusya borçlarını gündeme getirir.
Gübreden plastik hammadde fiyatlarına Türk ekonomisini çok yanlı kuşatan ve zorluklar yaratan bir dizi etkisi var İran savaşının. Bu zorlayıcı etkilerin tamamı enflasyona işaret ediyor. Bu yıl hayatımız geçen yıldan daha zor olacak; oysa Erdoğan bize geçen yıla göre daha iyi bir hayat vaat etmişti.
Ama öte yandan savaş ve onun belirginleşecek etkileri ilginç biçimde Tayyip Erdoğan’a bir de fırsat veriyor: Hayat pahalılığı baştan olmak üzere bütün zorlukların suçunu savaşa ve İsrail’in üstüne atmak ve seçime öyle gitmek. Türk halkının ekonomik zorluklar konusunda kendisinden çok İsrail’i suçlayacağını ümit ederek seçim kazanmaya çalışabilir Erdoğan.
Ali Babacan’la “Erken seçim ufukta gözüktü” sözleri hakkında konuşmuş, bu analizini neye dayandırdığını öğrenmiş değilim ama üç aşağı beş yukarı onun da böyle düşündüğünü sanıyorum. Erdoğan uzun sürecek ve Türkiye’ye ciddi hayat pahalılığı olarak yansıyacak savaşta böyle bir kendini temize çekme fırsatı görüyor olabilir.
Onun erken seçimden hiç hoşlanmadığını, zor bela kazanılmış beş yıllık görev süresinin bir gününden bile vazgeçmek istemediğini çok iyi biliyoruz.
Ama Mahfi Eğilmez’in dediği gibi zor oyunu bozar.

