Bazen insanın kendini önemsiz hissetmesi için çok düşünmesine gerek kalmıyor.
Bir uçağın pencere kenarında oturup aşağıya bakmak yetiyor. Yeryüzü küçülüyor, şehirler silikleşiyor, insanlar noktaya dönüşüyor.
O an ister istemez şu soru geliyor akla: Ben kimim ki?
Bilim bu hissi besliyor. Samanyolu Galaksisi’nde yapılan son hesaplamalara göre 100 ila 400 milyar yıldız var. NASA ve ESA bugüne kadar 5.600’den fazla doğrulanmış ötegezegen tespit etti; tahminler, galaksimizde yüz milyarlarca gezegen olabileceğini söylüyor. Biz ise bu devasa düzenin içinde, Güneş’in etrafında dönen; yüzeyinin yaklaşık üçte ikisi suyla kaplı, sıradan bir gezegenin üzerindeyiz.
Bir adım daha yaklaştığınızda tablo daha da sadeleşiyor. 2026’ya girerken dünya nüfusu 8,1 milyarı aştı. Kentleşme oranı yüzde 57. OECD ve UN-Habitat verilerine göre kişi başına düşen ortalama yaşam alanı 40–50 metrekare. Çoğumuz, gezegenin küçücük bir parçasında, birbirine çok benzeyen hayatlar yaşıyoruz.
Bu ölçekte bakınca “Ben kimim ki?” sorusu neredeyse mantıklı geliyor. Hatta kaçınılmaz.
Ama tam bu noktada fark edilmesi gereken bir şey var: küçük olmak, etkisiz olmak anlamına gelmiyor. Tarih bunun aksini söylüyor. Bilim de.
Sosyal bilimler bize büyük dönüşümlerin genellikle kalabalıklarla değil, küçük ama kararlı başlangıçlarla ortaya çıktığını anlatıyor. “Kritik eşik” ve “tetikleyici birey” kavramları tam da bunu ifade ediyor. Harvard ve MIT’de yapılan ağ analizleri, toplumsal ve kurumsal değişimlerin çoğunun nüfusun yüzde 3–5’ini bile bulmayan gruplar tarafından başlatıldığını gösteriyor. Bazen bir kişiyle, bazen birkaç kişiyle.
Bilimde de tablo farklı değil. Nobel ödüllerine baktığınızda, insanlığın bilgi birikimine yön verenlerin, küresel nüfusun çok küçük bir kesiminden çıktığını görüyorsunuz. Sanatta, siyasette, kültürde de durum aynı. Etki, kalabalıktan değil; odaktan, ısrardan ve doğru anda geri adım atmama cesaretinden doğuyor.
Bugün asıl sorun bireyin güçsüzlüğü değil. Sorun, bireyin kendi etkisini küçümsemesi. Davranış bilimleri çok net: İnsan, bir şeyin değişmeyeceğine inandığı anda susuyor. Geri çekiliyor. Ve bu sessizlik, mevcut düzeni kendiliğinden ayakta tutuyor.
Oysa değişim nadiren büyük planlarla başlıyor.
Çoğu zaman bir itirazla başlıyor.
Bir soruyla.
Birinin durup “burada bir yanlış var” demesiyle.
Bu yüzden belki de soruyu baştan yanlış soruyoruz. “Ben kimim ki?” demek yerine şunu sormak daha anlamlı:
Bu kadar küçükken bile, nerede ve nasıl fark yaratabilirim?
Bilim bize şunu fısıldıyor: Evren karşısında küçüğüz, evet. Ama sistemler karşısında çaresiz değiliz.
Ve tarih, her zaman kalabalıkları değil; doğru anda sorumluluk alan bireyleri hatırlıyor.