Dünya bugün gıda, enerji, su ve maden kıtlığına doğru sürüklenirken, çatışmalar yoğunlasırken haritalar yeniden çiziliyor.
Ama bu kez tanklarla değil, tapularla; füzelerle değil, kredi sözleşmeleriyle; işgallerle değil, uzun vadeli imtiyazlarla… Büyük fotoğrafa baktığımızda en öğretici örnek ise Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihsel refleksi.
Bugünün kuşağı Trump’ın Grönland’ı “satın alma” çıkışına şaşırıyor. Oysa ABD, imparatorluğunu tarih boyunca çoğu zaman kılıçla değil, çek defteriyle büyüttü.
1803’te Fransa’dan Louisiana’yı 15 milyon dolara satın aldı. Bu hamleyle ülkenin yüzölçümü bir gecede iki katına çıktı; Mississippi havzası, tarım, iç su yolları ve kıta ticaretinin ana omurgası Washington’un kontrolüne geçti.
Meksika’yla yapılan savaşın ardından, bugünkü Kaliforniya, Arizona, Nevada, Utah ve New Mexico’yu kapsayan devasa coğrafya 15 milyon dolar ve Meksika’nın borçlarının üstlenilmesi karşılığında devralındı. Savaş bitti, ama harita para ve anlaşmayla şekillendi.
1867’de Rusya’dan Alaska 7,2 milyon dolara alındı. O gün Rus basını bu satışı “buz yığınına verilen para” diye alaya aldı. Bugün ise Alaska, ABD’nin enerji, maden ve Arktik jeopolitiğinin bel kemiği. Kuzey Kutbu’na açılan kapı, yeni deniz yolları, nadir mineraller ve askerî konuşlanma açısından vazgeçilmez bir stratejik üs.
Şimdi sıra Grönland’da. Trump’ın “satın alalım” çıkışı bir gaf, bir şov ya da emlakçı dili değil; Amerikan stratejik hafızasının doğal refleksi. Nadir toprak elementleri, Arktik deniz yolları, Rusya ve Çin’e karşı kuzeyden kuşatma hattı… Harita yine bir yatırım portföyü gibi okunuyor.
ABD, Rusya ve AB arasında olduğu için hem Arktik bölgesini kontrolde hem de olası balistik füze saldırılarını durdurmada önemli bir coğrafi konuma sahip.
Haksızlık etmeyelim: Bu zihniyet sadece Amerika’ya özgü değil.
İngiltere Hong Kong’u 99 yıllığına kiraladı; kâğıt üzerinde kira, fiiliyatta tam egemenlik. Çin’in kalbinde bir asır süren İngiliz hâkimiyeti. Kıbrıs’ı ise 1878’de Osmanlı’dan para ödemeden aldı; “seni Rusya’ya karşı korurum” dedi, adayı devraldı ve bir daha bırakmadı.
Fransızlar Kuzey Afrika ve Levant’ta borçlandırma ve manda rejimleriyle, Almanlar kısa süreli sömürgecilikle, İtalyanlar On İki Ada’yı “geçici” diyerek fiilen Osmanli’dan alıp kalıcılaştırarak aynı stratejinin farklı versiyonlarını uyguladı.
Bugün yöntem değişti, öz aynı kaldı.
Toprak artık doğrudan satın alınmıyor belki, ama:
– Borçla,
– Liman ve maden işletme haklarıyla,
– 30–50–99 yıllık imtiyazlarla,
– Askerî üs anlaşmalarıyla,
– Büyük ölçekli gayrimenkul alımlarıyla
fiilî egemenlik kuruluyor. Bayrak dikilmiyor; ipotek konuyor.
Zengezur Koridoru etrafında dönen güç mücadelesi, Gazze’nin “Ortadoğu Rivierası” gibi emlak diliyle yeniden tasarlanmak istenmesi, Arktik’te bayrak değil üs ve konsorsiyum yarışı yaşanması bu yeni çağın işaretleri.
Bugün Ukrayna’da, Afrika’da, Güneydoğu Asya’da, Latin Amerika’da milyonlarca hektar tarım arazisi el değiştiriyor. Çin, Körfez ülkeleri, İsrail, Batılı fonlar ve küresel şirketler 30–50 yıllık kiralamalarla gıda üretim havzalarını kilitliyor.
Çünkü herkes şunu görüyor: Önümüzdeki büyük kriz petrol değil, gıda ve su krizi olacak.
Kendi toprağı ve suyu yetmeyen ülkeler, gıdayı başka coğrafyalarda üretme ve suya erişme hakkını satın alıyor. Bu, 21. yüzyılın sessiz sömürgeciliği.
Aynı refleks enerjide, kritik minerallerde ve nadir toprak elementlerinde de görülüyor. Afrika’da kobalt, Latin Amerika’da lityum, Orta Asya’da uranyum, Arktik’te hidrokarbonlar… 20, 30, 40 yıllık imtiyazlarla sahalar kilitleniyor. Kim bugünden kontrol altına alırsa, yarının sanayisini ve savunma teknolojilerini de o kontrol edecek.
Bu küresel dalga bizim coğrafyamıza da dokunuyor. KKTC’de İsrailli yatırımcıların yoğun gayrimenkul alımları sadece bireysel yazlık hevesi değildir; zamanla demografik ve siyasi ayak izi oluşturabilecek bir “sessiz mevcudiyet”tir.
Batumi’de İsrailli, Türk ve Arap sermayesinin artışı da sadece turizm değil, Karadeniz ve Kafkasya’nın kilit noktasında stratejik yerleşme anlamı taşır.
Geçmişte Suriye sınırında mayın temizleme karşılığında Israilli firmaların arazi kiralama girişimleri, Türkiye–Ermenistan sınır hattında “emekli köyleri” adı altında planlanan Ermeni zenginlerin büyük arazi alımları da aynı literatürün parçalarıdır: Tapu, demografi ve yatırım yoluyla jeopolitik alan açmak.
Dünya gıda havzalarını, maden sahalarını, limanları, deniz yollarını ve yakında uzay yörüngelerini paylaşma yarışındayken, Türkiye’nin en hayati meselesi hâlâ çok temel bir noktada duruyor: Elindeki toprağı kaybetmemek. Cumhuriyet’in çizdiği sınırları, üniter yapıyı, toplumsal bütünlüğü ve demografik dengeyi korumak.
Büyük güçler Afrika’da tarla satın alırken, Arktik’te mevzi alırken, uzayda yörünge kaparken; Türkiye aynı anda hem bu küresel satrançı okumak hem de kendi coğrafyasının çözülmemesi için mücadele etmek zorunda.
19.yüzyılda satın aldılar.
20.yüzyılda kiraladılar ve manda kurdular.
21.yüzyılda ise ipotek koyuyorlar.
Haritalar artık savaşla değil; sözleşmeyle, krediyle, tapuyla ve imtiyazla çiziliyor.
Bu çağda en stratejik soru şudur:
Toprağı olan mı güçlü, toprağını koruyabilen mi, yoksa güç kullanmadan toprak ve kaynak imtiyazı elde edebilen mi?
Grönland krizi, işte bu yeni çağın turnusol kâğıdı olacaktır. Özgün tüm tarafları tatmin eden Küba Guantanamo benzeri bir çözüm bulunacağından kuşkum yok.
22 Ocak 2026 - Çek Defteriyle Büyüyen İmparatorluklar
21 Ocak 2026 - Ülkeleri Çökertirken: “Paranın Satın Alamayacağı Kimse, Açamayacağı Kapı Yok” mu?
20 Ocak 2026 - Ege, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz: Statüko Zamanla Nasıl Yeniden Tanımlanıyor
19 Ocak 2026 - Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e “Millî Mentorluk ve Ufuk Programı” Çağrısı
18 Ocak 2026 - “Resmî Hizmete Mahsustur” Yazardı Siyah Arabaların Kapısında