Jeopolitiğin en temel kuralı şudur: Toprak ve etki alanları çoğu zaman tek bir büyük hamleyle değil, zamanın sabrı ve küçük adımların birikimiyle el değiştirir.
Bugün Ege’de, giderek daha belirgin biçimde Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de yaşanan tam da budur. Hukuki bir devrimden ziyade, zamana yayılan stratejik bir yeniden şekillenmeye tanıklık ediyoruz.
Şubat başında yapılması beklenen Erdoğan–Miçotakis zirvesi öncesinde Yunanistan’dan gelen “deniz parkları”, “çevresel koruma alanları” ve “bilimsel düzenlemeler” gibi teknik başlıklar, tek tek bakıldığında masum ve sınırlı görünebilir.
Oysa stratejik literatürde “salami taktiği” olarak bilinen yöntemin klasik örnekleriyle karşı karşıyayız: Büyük bir dengeyi bir anda zorlamak yerine, küçük ama sürekli adımlarla yeni bir normal inşa etmek.
Hukuken bakıldığında, Ege gibi yarı kapalı bir denizde tek taraflı 6 mil ya da 12 mil düzenlemeleri karşılıklı mutabakat olmadan bağlayıcı bir statü yaratmaz.
Uluslararası hukuk bu konuda nettir. Ancak günümüzün mücadelesi artık metinler üzerinden değil, pratikler üzerinden yürümektedir.
Tekrar edilen uygulamalar alışkanlığa dönüşür. Alışkanlık ise zamanla meşruiyet algısı üretir. Amaç hukuku açıkça değiştirmek değil; hukuku zamanın aşındırıcı etkisiyle fiilen etkisizleştirmektir.
Ege’yi, Kıbrıs’tan ve Doğu Akdeniz’den kopuk düşünmek artık mümkün değil. ABD’nin Güney Kıbrıs’a yönelik silah ambargosunu kaldırması, İsrail’den gelişmiş füze sistemlerinin temini, Fransa’nın artan askerî varlığı ve Doğu Akdeniz’de kurulan yeni enerji-güvenlik ortaklıkları aynı stratejik resmin parçalarıdır.
Bu tablo, Türkiye’nin denizlere açılan stratejik derinliğini parça parça daraltmayı, hareket alanını hukuken değil fiilen sınırlandırmayı ve bu yeni durumu zaman içinde “olağan” kabul edilen bir düzen hâline getirmeyi hedefleyen bütüncül bir yaklaşımı yansıtmaktadır.
Türkiye’de zaman zaman Lozan Antlaşması’nı küçümseyen veya tartışmaya açan söylemler, iç politikada karşılık bulsa da, dışarıda hukuki zemini zayıflatıcı bir etki yaratır.
Oysa Lozan ve onu tamamlayan Paris düzeni, sadece geçmişin değil bugünün de temel hukuki dayanaklarıdır.
Uluslararası sistemde süreklilik güçtür. Devlet aklı, günlük polemiklerden değil, kurumsal hafızadan beslenir.
Silahsızlandırılmış statüde devredilmiş adaların giderek ileri askerî platformlara dönüşmesi, tek taraflı idari alanların fiilî gerçeklik hâline getirilmesi ve Kıbrıs’ın çözüm bekleyen siyasi statüsüne rağmen yeni bir güvenlik mimarisine eklemlenmesi, artık taktik değil, yapısal bir yön değişikliğine işaret etmektedir.
Ege’de 10 yeni askeri üs kurduğu bildirilen ABD’nin bu senaryonun parcası olmadığı söylenemez bence.
Bu noktada hukuka dayalı, soğukkanlı ama net bir denge hatırlatması kaçınılmaz hâle gelir:
Eğer Lozan ve Paris düzeni fiilen aşındırılıyorsa, egemenlik devrinin temel şartlarından biri olan silahsızlandırma rejimi de uluslararası hukuk zemininde yeniden tartışmaya açılabilir.
Bu bir tehdit değil, bir denge sorusudur. Uluslararası sistemde seçici kural uygulaması kalıcı olmaz.
Bugün Ege’de, Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’de yaşananları belirleyen tek unsur ne bir anlaşma maddesi ne de tek bir askerî hamledir. Asıl belirleyici faktör zamandır.
Zaman fiilî durum yaratır.
Zaman algıyı dönüştürür.
Zaman istisnayı norma çevirir.
Bölge, savaşla değil sabırla yeniden şekillendirilmektedir. Ve satrançta olduğu gibi jeopolitiğin de altın kuralı şudur: Zamanı iyi kullanan, çoğu zaman fark edilmeden bir hamle öne geçer.
20 Ocak 2026 - Ege, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz: Statüko Zamanla Nasıl Yeniden Tanımlanıyor
19 Ocak 2026 - Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e “Millî Mentorluk ve Ufuk Programı” Çağrısı
18 Ocak 2026 - “Resmî Hizmete Mahsustur” Yazardı Siyah Arabaların Kapısında
17 Ocak 2026 - Yaş Almak Kaçınılmaz, Ama Ruhu Yaşlandırmak Bizim Tercihimiz
16 Ocak 2026 - Devletin Gerçek Gücü: Askerine Savaşta da Barışta da Sahip Çıkmak