Bu hafta Paris’te geçirdiğim son gün, geçen yaz Patmos Plajı’nda tesadüfen tanıştığım BNP Paribas’nın üst düzey yöneticilerinden Luc Beaumont ile uzun bir sohbet için buluştum Avenue Bosquet’te bir lokantada. Önce iş konuştuk ama sonra sıra Fransa’nın siyasi evrimine, oradan Napolyon’a, oradan da cumhuriyet kavramına geldi.
Luc’un söylediği bir cümle dikkat çekiciydi:
“Biz Fransa’da rejim tartışmasını ideolojiyle değil, işlevsellikle yaparız. Sistem çalışmıyorsa değiştiririz.”
Fransa bugün Beşinci Cumhuriyet’i yaşıyor. Macron görevde. Ondan önce Hollande, Sarkozy, Chirac, Mitterrand, Giscard d’Estaing, Pompidou ve kurucu figür olarak Charles de Gaulle.
Ama Fransa’nın hikâyesi 1958’de başlamadı.
Birinci Cumhuriyet 1792’de ilan edildi. Monarşi devrildi. Devrim radikalleşti. Robespierre dönemi yaşandı. Ardından Napoleon Bonaparte cumhuriyeti imparatorluğa dönüştürdü. Sonra yeniden cumhuriyet. Sonra yeniden imparatorluk. Sonra tekrar cumhuriyet.
Fransa’da cumhuriyetler bir heyecan ürünü değil; kriz sonrası anayasal yeniden tasarımın sonucu olarak doğdu.
Kilit kavram şu: Yeni cumhuriyet = Yeni anayasal mimari + Yeni güç dengesi.
Türkiye’de 1923’te kurulan Cumhuriyet yalnızca bir sistem değişikliği değildi. Mustafa Kemal Atatürk bir idari model kurmadı; bir yön belirledi, gerçek anlamda bir köklü devrim gerçekleştirdi.
Saltanattan ulus-devlete.
Teokratik hukuktan laik sisteme.
Kulluktan yurttaşlığa.
İmparatorluk refleksinden modern devlet disiplinine.
Cumhuriyet burada teknik bir rejim değil; medeniyet yönüydü.
Bu nedenle Türkiye’de zaman zaman gündeme gelen “İkinci Cumhuriyet” tartışması salt anayasal bir mesele olarak görülemez. Bu, devletin yönüyle ilgilidir.
Bu soruyu sayısal bir rekabet olarak sormuyorum. Mesele sayı değil; sistemin işlevselliği.
Fransa’da cumhuriyetler değişti ama devlet sürekliliği kesilmedi. Bürokrasi, diplomasi, askeri yapı, eğitim sistemi ve idari hafıza devam etti. De Gaulle 1958’de sistemi yeniden tasarlarken Fransa’yı sıfırlamadı; kilitlenen yapıyı yeniden kurguladı.
Türkiye’de ise “ikinci cumhuriyet” söylemi çoğu zaman bir kurumsal tasarım projesi değil, geçmişle hesaplaşma, Atatürk’ün kurucu prensiplerini aşındırma dili olarak ortaya çıktı.
1990’lardan itibaren bu kavram farklı çevrelerce kullanıldı:
Merkeziyetçi yapıya eleştiri.
Vesayet düzenine itiraz.
Laiklik tartışması.
Demokratikleşme arayışı.
Ancak ortada eksik olan unsur şuydu:
Gelecek tasarımı.
Küresel rekabet stratejisi nerede?
Teknoloji dönüşüm planı nerede?
Devlet kapasitesini artıracak net model nerede?
Eğitim reformunun bütüncül çerçevesi nerede?
Fransa’da anayasal değişim, işlev krizine verilen kurumsal yanıttı. Bizde ise tartışma çoğu zaman ideolojik çerçevede kaldı. Gerçekten kapsamlı bir sıçrama, yeniden doğuş hamlesi olsa çoğunuz altına imzamızı atardık.
Bugün dünya 20. yüzyılın kavramlarıyla yönetilmiyor.
Yapay zekâ devrimi.
Enerji dönüşümü.
Kritik mineraller yarışı.
Tedarik zinciri kırılmaları.
Jeopolitik bloklaşma.
Rekabet artık toprakla değil; teknoloji, veri ve finansla ölçülüyor.
Bu şartlarda Türkiye’nin gerçekten ihtiyacı olan şey yeni bir isim mi, yoksa yeni bir kapasite mi?
Cumhuriyet numarayla büyümez. Kaliteyle büyür.
Eğer Türkiye yeni bir evreye girecekse, bu şu başlıklarda somutlaşmalıdır:
•Hukukun öngörülebilirliğini güçlendirmek
•Liyakat esaslı kamu yönetimini kurumsallaştırmak
•Yargı bağımsızlığını tahkim etmek
•Yüksek katma değerli üretime geçmek
•Enerji ve kritik minerallerde stratejik derinlik sağlamak
•Üniversite–sanayi entegrasyonunu güçlendirmek
•Beyin göçünü tersine çevirecek ortamı yaratmak
Bunlar anayasa maddesinden önce zihniyet meselesidir.
Fransa beş cumhuriyet yaşadı ama Fransa kaldı.
Türkiye hâlâ birinci cumhuriyette. Bu bir eksiklik değil; bir süreklilik göstergesi olabilir. Ancak asıl mesele şu: Bu cumhuriyeti 21. yüzyılın rekabet koşullarına adapte edebiliyor muyuz?
Öncelikle bu sorunun inandırıcı yanıtını bulalım, numaralandırma kolay.
Türkiye Cumhuriyeti yüz yaşını geride bıraktı. Bu, bir dönemin kapanışı değil; bir eşik.
Gerçek ikinci evre, ideolojik rövanş değil; kurumsal ve zihinsel sıçrama olmalıdır.
Hedef:
•Kişi başına geliri be refahı kalıcı biçimde artırmak
•Teknoloji liginde üst basamağa çıkmak
•Hukuk devleti güvenini yeniden tesis etmek
•Küresel diplomatik ağırlığı güçlendirmek
Eğer bu hedefler somutlaşırsa, isim değişmese de cumhuriyet evrim geçirmiş olur.
Son soru şu olmalı: Türkiye ikinci bir cumhuriyete mi ihtiyaç duyuyor? Yoksa birinci cumhuriyeti daha güçlü, daha özgür ve daha rekabetçi hale mi getirmeli?
17 Şubat 2026 - Kem Göz Var: Görünürlük Çağında Ölçüyü Nasıl Tutturacağız?
16 Şubat 2026 - Fransa’nın Beş Cumhuriyeti, Türkiye’nin Yüzyıllık Eşiği
15 Şubat 2026 - Ulusun Ruh Hali, Bizim Ruh Halimizi de Şekillendiriyor
14 Şubat 2026 - Çin: Enerjide Asıl Korku Fiyat Değil Savaş
13 Şubat 2026 - Sanatta Rekabet Gücümüz Var mı?- Yetenek Yetmez, Ekosistem Gerek