Dünyada yaşanan oldu-bittilerin bizim coğrafyamıza uğramayacağının hiçbir garantisi yok. Kıbrıs, Karadeniz, Suriye, Doğu Akdeniz, Ege, Kafkaslar… Bugün uluslararası hukuk, toprak bütünlüğü ve egemenlik kavramları ciddi biçimde aşınmış durumda. Yerine, açık ya da örtük biçimde güçlünün hukuku ikame ediliyor.
Türkiye üzerine konuşurken çoğu zaman iki uç arasında savruluyoruz. Ya aşırı bir özgüvenle riskleri küçümsüyoruz ya da gereksiz bir endişe diliyle kendimizi olduğumuzdan zayıf görüyoruz. Oysa bugünkü tablo, serinkanlı bir okuma ve hazırlıklı bir duruş gerektiriyor. Ne panik yapacak bir kırılganlık içindeyiz ne de “nasıl olsa bir şey olmaz” rehavetine kapılacak bir lüksümüz var.
Türkiye hâlâ; askeri kapasitesi, kurumsal birikimi ve insan sermayesiyle Almanya’dan Çin’e, Rusya’dan Suudi Arabistan’a uzanan geniş coğrafyada en güçlü ülkelerden biri. Bu güç yalnızca silah sayısıyla ölçülmez. Devlet geleneği, kriz anlarında toparlanma refleksi ve tarihsel hafıza bu gücün asıl taşıyıcı kolonlarıdır.
Altını özellikle çizmek isterim: Bölgede yeni, hedefleri net bir oyun oynanıyor ve şu ana kadar sonuç alıcı biçimde ilerliyor. ABD desteğiyle İsrail, bu oyunu sessizce, adım adım ve vekâlet zincirlerini kırarak yürüttü. İran’ın yıllardır vekâlet savaşı üzerinden etkili olduğu Hamas ve Hizbullah ciddi biçimde zayıflatıldı. İran’ın nükleer altyapısına yönelik askeri müdahalelerle caydırıcılık çıtası yükseltildi. Bugün ise İran’ın iç dengelerini zorlayan yeni bir aşamaya geçildiği görülüyor.
Irak fiilen üç parçalı bir yapıya evrilmiş durumda. Kürt bölgesi; parlamentosu, silahlı unsurları, hükümeti, eğitim ve yargı sistemiyle devlet içinde devlet niteliği kazanmış durumda. Suriye’de rejim değişikliği sonrası ülke parçalı bir yapıya sürüklendi; kuzeydeki Kürt bölgesi tahkim edilirken, su ve enerji kaynakları bu yapının omurgasına dönüştürüldü. İsrail, Suriye’nin güneyinde fiili bir hâkimiyet alanı oluşturdu; Şam’a kadar yaklaşan bir güvenlik kuşağı tesis etti. Dürzi nüfus üzerinde etkisini artırırken, Akdeniz kıyısındaki Alevi toplulukları da yakından izliyor.
Bu tabloyu yan yana koyduğunuzda, İsrail’in — Afrika Boynuzu’na kadar uzanan — bölgesel hedeflerinin önündeki en büyük stratejik engellerden birinin Türkiye olduğu açıkça görülüyor.
Doğu Akdeniz’de ve Suriye sahasında güçlü bir Türkiye, bu planların doğal frenidir. Dolayısıyla Türkiye’nin zayıflatılması, geriletilmesi ve etkisizleştirilmesi yönünde hesaplar yapıldığı inkâr edilemez. Bu başarılabilirse; Irak’ın kuzeyi ile Suriye’nin kuzeyini birbirine bağlayan, oradan İsrail’e uzanan bir hat kurulması, İran’ı da baskılayan yeni bir jeopolitik koridor yaratılması ve nihayetinde ABD ile birlikte bağımsız bir Kürt devleti fikrinin zemin kazanması hedefleniyor. Petrol, doğalgaz ve Fırat–Dicle havzasındaki su kaynakları bu denklemin ayrılmaz parçası.
Türkiye’nin buna göz yumması mümkün değildir. Caydırıcılık bugün tesis edilmezse, yarın çok daha ağır bedellerle yeniden kurulmak zorunda kalınabilir.
Türkiye’nin gücünden kuşku duymayalım; fakat rehavete de kapılmayalım. Büyük devletler çoğu zaman bir gecede yıkılmaz. Küçük adımlarla, önemsiz gibi görünen tercihlerle, yavaş yavaş aşındırılır. Bugün dile getirilen uyarılar bir korku dili değil, bir hazırlık çağrısıdır.
Uluslararası ilişkilerde niyetler çoğu zaman açıkça söylenmez; davranış kalıplarından okunur. Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletleri’nin Lozan Anlaşması’nı kendi iç hukukunda hiçbir zaman onaylamamış olması teknik bir ayrıntı değildir. Zaman zaman Amerikan akademik ve stratejik çevrelerinde Lozan’ın geçerliliğinin tartışmaya açılması, Pentagon ve CENTCOM çevrelerinde alternatif haritaların dolaşıma girmesi, nasıl düşündüklerine dair önemli ipuçları verir. Bunları bir meydan okuma olarak değil, soğukkanlı bir analiz malzemesi olarak okumak gerekir.
Asıl risk ani bir kopuş değil; yavaş ilerleyen bir aşındırma sürecidir. “Salami taktikleri” tam olarak budur: Sert bir kırılma yaratmadan, ürkütmeden, ince ince dilimleyerek ilerlemek. Tarih bize defalarca gösterdi ki büyük devletler çoğu zaman küçük kabuller, ertelenen kararlar ve “şimdilik idare eder” denilen tercihlerle zayıflatılır.
Nihai resimde, eyalet sistemine dayalı; kendi bayrağı, parlamentosu, eğitim sistemi ve silahlı gücü olan yapıların yaygınlaşmasıyla devlet içinde devlet üretme hayalleri vardır. Bunun on yıl içinde nereye evrileceği ayrı bir tartışmadır; ancak böyle bir tahayyülün dolaşımda olduğu açıktır.
Üstelik bunun Kürtlerin uzun vadeli çıkarına olup olmadığı da son derece tartışmalıdır. Tarih şunu da öğretmiştir: Büyük güçler hedeflerine ulaştıklarında, kendileri için araç işlevi gören aktörleri gözden çıkarmakta tereddüt etmezler. Bunun geçmişte örnekleri vardır; gelecekte olmayacağının garantisi yoktur.
Bu nedenle mesele yalnızca dış politika ya da güvenlik başlığı değildir. Bu, aynı zamanda iç bütünlük meselesidir.
Türkiye’nin yapması gereken sertleşmek değil, netleşmektir. İçeride kendi dayanışmasını güçlendirirken, çevresinde güvenliğini ve ekonomik çıkarlarını zedeleyecek gelişmelere karşı kararlı durmaktır. Bu iki hedef birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.
Türkiye’nin en büyük avantajı, kapsayıcı olabilme kapasitesidir. Kürdüyle, Türküyle, Alevi’siyle, Sünni’siyle, laikleriyle, dindarlarıyla, Lazıyla, Süryanisiyle herkesin bu ülkenin eşit parçası olduğunu hissettirebildiği ölçüde güçlü olur. İç barışın, refahın ve güvenliğin; etnik, mezhepsel ya da ideolojik aidiyetlerden daha kıymetli olduğunu göstermek zorundayız.
Uluslararası masalarda defalarca aynı manzarayı gördüm: Türkiye içeride ne zaman dağınık bir görüntü verdiyse, dışarıda iştahlar kabardı. Ne zaman ki ortak akıl üretildi, ton bir anda düştü. Bu nedenle bu mesele bir iktidar–muhalefet çekişmesi değil; Türkiye’nin geleceğine dair stratejik bir eşiktir.
Sonuç olarak Türkiye’nin gücü vardır. Ama bu güç ancak uyanıklıkla, birlikle ve hazırlıkla anlam kazanır. Ne korkuya kapılalım ne de rehavete. Oyunun farkında olalım; ama iç barışımızı ve toplumsal dayanışmamızı da asla ihmal etmeyelim.
Kimsenin bizi ılık suda yavaş yavaş kaynayan bir kurbağa sanmasına izin vermeyelim.
9 Ocak 2026 - Ilık Suda Kurbağa Değiliz: Salami Taktiklerine Geçit Vermemek İçin Ne Yapmalı?
8 Ocak 2026 - Kendini Zehirleme: Etrafını ve Zihnini Temizle
7 Ocak 2026 - Kaybedince Değil, Şimdi
6 Ocak 2026 - Pirus Zaferi: Kazandığını Sanırken Bir Çocuğu Yormak
5 Ocak 2026 - Güç Boşluğu Affetmez: Zayıflık Görüldüğünde Dosyalar Açılır