Ortadoğu siyasetine uzaktan bakıldığında tablo çoğu zaman fazla basit görünür:
“Suudi Arabistan liderdir, Birleşik Arap Emirlikleri onu takip eder.”
Gerçekten öyle mi?
Sahaya biraz daha yaklaştığınızda bunun bir hiyerarşi değil, sessiz ama sert bir rekabet olduğunu fark edersiniz. Bugün Körfez’de yaşanan, iki devlet arasındaki güç mücadelesinden çok, iki farklı kalkınma ve iktidar anlayışının çarpışmasıdır.
Petrol zenginliğinin nasıl değerlendirileceği, küresel sermayenin nasıl çekileceği ve bölgesel etkinin nasıl kurulacağı konusunda iki ayrı model karşı karşıya.
Bir tarafta Mohammed bin Zayed Al Nahyan (MBZ): sessiz, hesapçı, güvenlik odaklı, sabırlı bir stratejist.
Diğer tarafta Mohammed bin Salman (MBS): yüksek profilli, hızlı, risk alan, sistemi kökten değiştirmekten çekinmeyen bir modernleşmeci.
İkisi de petrol sonrası döneme hazırlanıyor.
İkisi de statükoyu yıkmak istiyor.
Ama yöntemleri taban tabana zıt.
Ve bu fark yalnızca Abu Dabi ile Riyad arasındaki rekabeti değil, tüm Körfez’in ekonomik mimarisini belirleyecek.
Bu bir ego savaşı mı?
Yoksa çıkarların doğal çarpışması mı?
Cevap net: Kişilikler sahnede, ama oyunu yapısal çıkarlar yazıyor.
United Arab Emirates küçük bir ülke. Nüfusu 10 milyon civarında, ekonomisi Suudi Arabistan’ın yarısı kadar.
Ama bilançosu devasa.
Abu Dabi’nin egemen varlık fonları — ADIA, Mubadala ve ADQ — toplamda 1,5 trilyon doların üzerinde varlık yönetiyor. Bu, Türkiye dahil pek çok G20 ülkesinin milli gelirinden büyük bir servet demek.
MBZ başından beri net bir tercih yaptı:
Petrol gelirini betona değil, küresel finansal varlıklara dönüştürmek.
Dubai’nin kısa sürede bölgesel bir finans ve lojistik merkezine dönüşmesi tesadüf değil. Düşük vergi rejimi, serbest bölgeler, güçlü hukuki altyapı ve siyasi istikrar sayesinde yatırımcılar için güvenli bir liman yaratıldı.
Askerî güçten çok “sermaye diplomasisi” kullanılıyor. Liman satın alıyorlar, şirketlere ortak oluyorlar, teknoloji girişimlerine yatırım yapıyorlar. Afrika’dan Balkanlar’a uzanan sessiz bir ekonomik ağ kuruyorlar.
MBZ’nin formülü basit:
Önce istikrar, sonra büyüme.
Piyasaların en sevdiği denklem bu.
Saudi Arabia’da ise bambaşka bir hikâye yazılıyor.
MBS sistemi iyileştirmekle yetinmiyor; sistemi baştan kurmak istiyor.
Vision 2030 yalnızca bir reform programı değil, adeta bir toplumsal dönüşüm projesi. Turizmden savunmaya, eğlenceden teknolojiye kadar her alanda yeni bir ekonomi inşa edilmeye çalışılıyor.
NEOM, The Line ve Qiddiya gibi projelerin toplam büyüklüğü 1 trilyon doları aşıyor.
Modern tarihte tek bir ülkenin giriştiği en iddialı kalkınma hamlelerinden biri.
Ama aynı zamanda en risklisi.
Başarırsa Riyad Körfez’in tartışmasız merkezi olur.
Başaramazsa devasa bir kaynak israfı.
MBS’nin yaklaşımı yüksek risk–yüksek getiri.
Bir bakıma Dubai’nin temkinli bankacılığına karşı Riyad’ın girişimci kumarbazlığı.
Uzun süre iki ülke güvenlik dosyalarında birlikte hareket etti. Ancak son yıllarda öncelik değişti: güvenlikten ekonomiye geçildi.
Ve ekonomi sıfır toplamlıdır.
Dubai yıllardır çok uluslu şirketlerin bölgesel merkezi. Riyad bunu tersine çevirmek istiyor. “Merkezini Suudi Arabistan’a taşımayan şirket kamu ihalelerine giremez” kararı açık bir meydan okumaydı.
Artık savaş tankla değil, merkez ofisle yapılıyor.
Güç, paranın nereye aktığıyla ölçülüyor.
Ancak denklemi yalnızca ekonomiyle okumak eksik olur.
Iran faktörü her şeyi karmaşıklaştırıyor.
Suudi Arabistan’ın petrol sahaları ülkenin doğusunda ve Şii nüfusun yoğun olduğu bölgelerde. Bu, Riyad için yalnızca jeopolitik değil, iç güvenlik riski de demek.
Dubai İran’la ticari bağlarını tamamen koparamıyor.
Qatar dünyanın en büyük gaz sahasını İran’la paylaşıyor.
Oman arabulucu rolünde.
Yani Körfez yekpare bir blok değil; hassas bir denge sistemi.
İran’la doğrudan bir çatışma Hürmüz Boğazı’nı kapatabilir, petrol fiyatlarını sıçratabilir ve küresel enflasyonu tetikleyebilir. Bu da hem MBZ’nin finans modelini hem MBS’nin mega projelerini baltalar.
Savaşın en büyük kaybedeni yine Körfez olur.
Bu yüzden söylem sert olsa da pratikte temkinli davranılıyor.
Bu rekabet Türkiye açısından bir tehdit değil, fırsat.
Türkiye hem Katar’la yakın, hem Suudi Arabistan ve BAE’yle normalleşmiş, hem de Afrika Boynuzu’nda güçlü.
Savunma sanayii, müteahhitlik, enerji ve lojistik kapasitesiyle Körfez sermayesi için doğal bir ortak.
Ankara’nın yapması gereken taraf seçmek değil, denge kurmak.
Jeopolitikte kazananlar saf tutanlar değil, herkesle konuşabilenlerdir.
Mesaj şu:
MBZ maraton koşuyor. MBS sprint atıyor. Sprintçiler manşetlere çıkar.
Maratoncular bilançolarda kazanır.
Ama her iki modelin de ortak ihtiyacı var: istikrar. Çünkü sermaye gürültüyü sevmez, güvenli limanı sever. Doğru hamlelerle Türkiye o liman olabilir.
Ve artık tarihin yönünü çoğu zaman ordular değil, para akışları belirliyor.
9 Şubat 2026 - Körfez’in İki Prensi: MBZ ile MBS Arasında Rekabet Kişisel mi, Stratejik mi?
8 Şubat 2026 - Artık Çin’de Ucuzluk Yok: Rekabet Avantajının Dönüşümü ve Küresel Sonuçları
7 Şubat 2026 - Bazen Soru, Cevaptan Daha Değerlidir
6 Şubat 2026 - Emeklilik: Modern Dünyanın En Yanlış Anlaşılan Lüksü