Bu yazıyı kendim için yazmıyorum.
Sokakta, evinde, apartman önünde kedi-köpek besleyen milyonlar adına yazıyorum.
Bir de Çeşme’de, emekli maaşıyla sekiz köpeği doyurmaya çalışan annem adına.
Sayın Şimşek,
Biliyorum; önünüzde ağır dosyalar var. Enflasyon, bütçe disiplini, dış finansman, kredi notları… Hepsi hayati. Ama bazı kararlar vardır ki, etkisi bütçe tablolarından çok toplumun vicdanında hissedilir.
Bu mesele onlardan biri.
Türkiye’de bugün yaklaşık 4 milyon civarında sokak köpeği olduğu tahmin ediliyor. Resmî ve güncel bir sayım yok; bazı sivil toplum kuruluşları bu rakamı daha düşük, bazıları daha yüksek veriyor. Ama bir konuda herkes hemfikir: Sokakta milyonlarla ifade edilen bir hayvan nüfusu var.
Bu sayı çok yüksek.
Sürdürülebilir değil.
Ve bunu açıkça söylemek gerekir: Sokak hayvanlarının kontrolsüz biçimde artmasını kimse istemiyor.
Başıboş ve kontrolsüz hayvan popülasyonu, özellikle çocuklar ve yaşlılar için güvenlik riski yaratıyor. Bunu inkâr etmek ne vicdani ne de gerçekçi. Bu konuda toplumda geniş bir mutabakat var.
Çözüm de aslında tartışmalı değil:
Kısırlaştırma, kayıt altına alma ve yerel yönetimler eliyle sistemli kontrol.
Dünyanın her yerinde uygulanan en insani ve en kalıcı yöntem bu.
Ama burada çok önemli bir ayrımı net koymak gerekiyor:
Sayıyı kontrol etmek ile canlıyı aç bırakmak aynı şey değildir.
Güvenliği sağlamak ile merhameti terk etmek birbirinin alternatifi değildir.
Aksine, doğru denge tam da burada kurulmalıdır.
Bugün sokakta yaşayan hayvanların beslenmesi, bakımı ve temel sağlık ihtiyaçları ihmal edilirse;
– saldırganlık artar,
– hastalık yayılır,
– kontrol daha da zorlaşır.
Yani beslenme ve sağlık, sadece vicdani bir mesele değil; kamusal güvenliğin de parçasıdır.
Bugün sokaktaki hayvanların büyük bölümü belediyeler tarafından değil, doğrudan vatandaşlar tarafından besleniyor.
Emekliler, öğrenciler, asgari ücretliler…
Bu insanlar bir “hobi” icra etmiyor.
Devletin ve belediyelerin yetişemediği yerde, fiilen kamusal bir görevi üstleniyorlar.
Belediyelerin barınak ve bakım kapasitesi ortada.
Yetmiyor.
Yetişmiyor.
Bu yük, sessizce vatandaşın omzuna binmiş durumda.
Türkiye’de bugün:
•Altın (külçe, ziynet, sikke) → %0 KDV, ÖTV yok
•Pırlanta, elmas, değerli taşlar → %0 KDV, ÖTV yok
Buna karşılık:
•Kedi ve köpek maması → %20 KDV
Yani yatırım ve fiilen lüks tüketim sayılabilecek ürünler vergiden muafken, sokaktaki canı doyurmak yüzde 20 KDV’ye tabi.
Bu bir ideolojik yorum değil.
Bu, mevzuatın söylediği basit bir matematik.
“Ama Bunun Bir Mali Mantığı Var” Diyenlere
Hazine’nin yaklaşımını da görmezden gelmiyorum.
Argüman açık:
KDV bir tüketim vergisidir.
Altın ve pırlanta ise mevzuatta finansal yatırım aracı olarak sınıflandırılır. Yatırıma KDV uygulanmaz, tüketime uygulanır.
Teknik olarak bu doğrudur.
Ama eksik olan şudur:
Sokak hayvanları için alınan mama, sıradan bir bireysel tüketim değildir.
Bu, devletin yetişemediği yerde vatandaşın fiilen üstlendiği kamusal bir sorumluluktur.
Devlet bu yükü bütçeden karşılasa, kimse “neden mama alıyorsun?” diye sormazdı.
Ama yük vatandaşın omzuna bırakılıyorsa, bu yükün vergilendirilmesi de yeniden düşünülmelidir.
Bu, mali disipline karşı çıkmak değil; istisnai bir sosyal durum için istisnai bir mali düzenleme talebidir.
Avrupa’da birçok ülkede evcil hayvan mamaları indirimli KDV oranlarıyla satılıyor.
Bazı ülkelerde mama ve veteriner hizmetlerini merkezi hükümet değil, belediyeler üstleniyor.
Kuzey Avrupa’da sokak hayvanları için bütçeden pay ayrılması olağan bir uygulama.
Hiçbirinde yaklaşım şu değil:
“Bu senin tercihin, vergisini de sen öde.”
Talep son derece ölçülü ve gerçekçi:
•Kedi ve köpek mamasında KDV’nin sıfırlanması,
•En azından temel mamalar için indirimli oran,
•Sokak hayvanlarını düzenli besleyenler için hedefli destek mekanizmaları.
Bu adım bütçeyi sarsmaz.
Ama milyonlarca hayvanın ve onları besleyen insanların hayatını doğrudan etkiler.
Pırlanta lobisi kendini zaten iyi savunuyor.
Altın, sistemin doğal koruması altında.
Ama sokak hayvanlarının lobisi yok.
Onların sesi, onları doyuran insanların sesi.
Bazen bir maliye kararı, GSYH’ye değil vicdana yazılır.
Bu da öyle bir an.
Ve çağrımı tek bir cümleyle bitirmek isterim: Bir ülkede pırlantaya vergi sıfırken, sokaktaki cana yüzde 20 uygulanıyorsa; burada düzeltilmesi gereken bir şey var.
Bunu yapmak zor değil. Sizin atacağınız küçük ama akılcı bir adım, hem güvenliği hem merhameti birlikte gözeten bir devlet aklının göstergesi olur.
Ve sizi de sadece rakamlarla değil, insani bir dengeyi kurabilmiş bir hazine ve maliye bakanı olarak hatırlatır.
4 Ocak 2026 - Mehmet Şimşek’e Açık Bir Çağrı: Pırlanta mı, Can mı?
3 Ocak 2026 - “Ben Kimim ki?” Diye Sormak Yanlış
2 Ocak 2026 - Küçük Alışkanlıklar, Büyük İyileşme: Beden ve Zihin İçin Pratik Bir Rehber
1 Ocak 2026 - Casusların Başkenti: Paris… Peki Ya İstanbul?
31 Aralık 2025 - 2026 Temennilerim: Zor Bir Yıla Hazırlık, Kendime Şefkat