Küresel dikkat giderek İran ve Ortadoğu’da ortaya çıkabilecek yeni fay hatlarına yönelirken, Ukrayna’da barış umudu hâlâ yerinde sayıyor. Hatta sert kış koşulları ve artan askerî baskı, diplomatik ufku daha da karartıyor. Moskova ile Washington arasındaki temaslar – Başkan Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff’un girişimleri dâhil – bir hareketlilik izlenimi verse de, diplomasinin dilini belirleyen yine müzakere salonları değil, cephedeki güç dengesi oluyor. Sahada anlamlı bir değişim yaşanmadıkça, kalıcı bir uzlaşının ihtimali zayıf kalmaya devam ediyor.
Rusya’nın Ukrayna’nın enerji altyapısını sistematik biçimde hedef alması, savaşı toplumsal yıpratma kampanyasına dönüştürmüş durumda. Sıcaklıkların eksi 20 derecenin altına düştüğü bir ortamda milyonlarca insan karanlıkta, güvenilir ısınma ve elektrikten yoksun bir kış geçiriyor. Toplantı salonlarında konuşulan “ateşkes”, “geçici hatlar” ya da “güvenlik garantileri” gibi kavramlar; siperlerde donan askerler, ısıtılmayan evlerde titreyen çocuklar ve jeneratörlerle ayakta kalmaya çalışan hastaneler için son derece soyut kalıyor. Moskova’nın bilinçli biçimde silaha dönüştürdüğü zaman faktörü, stratejik bir kaldıraç hâline getiriliyor.
Kiev açısından en yakıcı sorun artık sadece silah ve mühimmat değil, insan gücü ve moral. Üç yıla yaklaşan savaş, tecrübeli birlikleri ciddi biçimde tüketti. Cephe hattı uzadıkça Ukrayna kuvvetleri seyrelirken, Rusya seferberlik ve sözleşmeli asker sistemiyle saflarını sürekli takviye ediyor.
Ukrayna’da askerlik yaşının 25’ten 18’e düşürülmesinin tartışılması, derin bir psikolojik ve toplumsal eşiğe işaret ediyor. Bu sadece askerî bir ayarlama değil; ülkenin geleceğini temsil eden bir kuşağın doğrudan savaşın yükünü omuzlaması anlamına geliyor. Diplomasi sonuç üretmedikçe, stratejik kilitlenmenin bedeli hükümetlerden çok toplumun kendisi tarafından ödeniyor.
Bu tablo, küresel stratejik zihniyetteki daha geniş bir dönüşümün parçası. Gürcistan ve Ukrayna’da güç kullanılarak yaratılan fiilî durumlar uluslararası sistem tarafından hâlâ tam olarak hazmedilmiş değil. Şimdi ise Washington’da Grönland’ın “ulusal güvenlik” gerekçesiyle yeniden tartışmaya açılması, benzer bir mantığın Arktik’e de taşındığını gösteriyor.
Karadeniz’den Kafkasya’ya, oradan Kuzey Kutbu’na uzanan ortak bir dil oluşuyor: Sınırların dokunulmazlığı ilkesi, yerini giderek “gücü olan belirler” anlayışına bırakıyor. Egemenlik, güvenlik gerekçeleriyle yeniden pazarlık konusu hâline geliyor. Farklı coğrafyalarda aynı stratejik dil konuşuluyor.
Türkiye açısından Ukrayna’daki savaşın seyri soyut bir jeopolitik tartışma değil, doğrudan ulusal güvenlik meselesi. Zayıflayan bir Ukrayna, Karadeniz’de Rusya’nın askerî ve siyasi ağırlığının daha da artması anlamına gelir. Bu değişim; Montrö rejiminin hassas dengesinden enerji ve tahıl koridorlarının güvenliğine, NATO’nun güney kanadının caydırıcılığından Kafkasya’daki kırılgan dengeye kadar geniş bir alanı etkiler.
Ankara bugüne kadar, Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunurken Moskova ile de iletişim kanallarını açık tutan dengeli bir politika izledi. Tahıl Koridoru Girişimi, esir takasları ve arabuluculuk çabaları bu çizginin somut örnekleri oldu. Ancak savaş uzadıkça ve dengenin Rusya lehine kalıcı biçimde kayma ihtimali arttıkça, Türkiye için stratejik saat daha yüksek sesle tik tak etmeye başlıyor. Karadeniz’de güç dengesinin kalıcı olarak değişmesi, Ankara’nın manevra alanını sadece kuzeyde değil, Doğu Akdeniz’den Orta Avrasya’ya uzanan geniş bir coğrafyada daraltabilir.
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında; Ukrayna’daki donmuş cephe, İran’daki belirsizlik, Suriye’nin kırılgan yapısı, Arktik’te artan rekabet ve Doğu Akdeniz’deki enerji-jeopolitik çekişmeler birbirinden kopuk krizler değil. Aynı tektonik fay hattının farklı parçaları gibi hareket ediyorlar. Soğuk Savaş sonrası düzenin kuralları aşınırken, yeni düzenin sınırları henüz netleşmiş değil. Bu ara dönemde güç, zaman ve coğrafya yeniden tanımlanıyor.
Türkiye için iki temel stratejik ders öne çıkıyor. Birincisi, diplomatik esneklik ile askerî caydırıcılık artık birbirinin alternatifi değil; birlikte ve eş zamanlı yürütülmesi gereken iki tamamlayıcı unsurdur. İkincisi, Karadeniz dengesi yalnızca bölgesel bir mesele değil, küresel güç rekabetinin Türkiye’nin güvenlik mimarisiyle kesiştiği başlıca alanlardan biridir.
Bugün Ukrayna’da, Gürcistan’da ve hatta Grönland’da tartışılan sınırlar, yarın Doğu Akdeniz, Kafkasya ve Ege’deki stratejik denklemleri de etkileyecektir. Mesele fırtınayı uzaktan izlemek değil, yön duygusunu kaybetmeden bu fırtınanın içinden geçebilmektir.
Eski kuralların silindiği, yenilerinin ise henüz yazıldığı bir çağda; hazırlıklı, soğukkanlı ve uzun vadeli düşünebilenler sadece belirsizliğe dayanmakla kalmayacak, yeni düzenin kurallarını da şekillendirecek.
Türkiye için saat tam olarak bu anı işaret ediyor.