Aşkı gözaltına almak için savcı olmak gerekmiyor!

30 Mart 2026

İtalyan toplumbilimci ve gazeteci Francesko Alberoni (1929-2023), Âşık Olmak (Falling in Love) adlı kitabında,  aşkın kimyasını, nasıl ve niye olduğunu soruşturur. 

“Eğer biri sahip olduklarından memnunsa âşık olamaz. Âşık olma deneyimi, bunalımdan, gündelik yaşamda değerli bir şey bulamamaktan kaynaklanır.” der. 

Acaba gerçekten böyle mi? 

Sahip olduklarından dolayı mutlu olması gereken zenginlerin, ünlülerin, bu durumda âşık olamamaları gerekiyor. Belki de olmuyorlardır, rol kesiyorlardır. Ama âşık oluyorlarsa da yeni bir şeye daha sahip olma duygusu olarak adlandırılmalı bu.

Peki Alberoni’nin ikinci cümlesine ne diyeceğiz? Bu durumda, ülkemizde yaşayan hemen herkesin ‘Aşk mı kaldı? Aşk öldü artık.’ demesi bunalımları aştıklarını ve yaşamlarında değerli şeyler bulduklarını mı gösteriyor! 

Âşık olanlar, zaten bunalımdaysa yeni bir bunalıma ve çılgınlığa kapılmaya ayrıca niye heves ediyorlar dersiniz?

Alberoni bunu irdelemiyor ve devam ediyor: “Kendi  değerlerinden emin olmayan, çoğunlukla kendilerinden utanan gençlerin daha çok âşık olduğu görülüyor. Öteki yaş gruplarındaki insanlar da gençliklerinin sona erdiğini ya da yaşlanmaya başladıklarını düşünüp, yaşamlarında bir şeylerin kaybolduğu duygusuna kapılınca aşık oluyorlar.” 

Halk ozanımız Âşık Veysel de (1894-1973) “Seversin kavuşamazsın aşk olur” diyerek aşkın tutkuya dönüşünü açıklar bu sözüyle. Leyla ile Mecnun masalı da bunu anlatır. 

Leyla bulunsa bile artık önemi kalmamıştır. Aşkın kendisidir artık önemli olan.

Bu cümlelere bir itiraz yoksa devam edeyim. Zaten olsa da farketmez. Bu bir yazı. Canlı yayın değil.

Tamamlanma, kendini başkasında ifade etme ve kanıtlama, değer  bulma, fethetme isteklerinin yanısıra, hormonların da etkisini ihmal etmemek gerekiyor aşkta.

Özellikle ileri yaş gruplarındaki erkeklerin cinsel başarısını garantileyen yeni kuşak uyarıcıların, yeni aşk maceraları için onlara cesaret verdiğini de Alberoni’nin fikirlerine ekleyebiliriz. 

Kadınlar açısından ise aşkın duygusal yönünün ağır bastığını, cinsel hazzın ikincil planda kaldığını söyleyebiliriz. 

Söyleriz de doğruyu mu söyleriz? Cümlelerin büyüsüne kapılmamak, sorgulamak lazım. 

Bütün bu  görüşler, beni aslında şu noktanın altının çizilmesi gerekliliğine götürüyor. Çağımızın belki de en  belirleyici özelliklerinden biri, genellemeleri sona erdirmesi. Her konu, olay, kendi özelinde sorgulandığında doğruya ulaşılabiliniyor.  

Yani istisnalardan ibaret oluyor her şey. Kurallar bozuluyor.  Bu durumda, her aşkın, ilişkinin, durumun da kendi mantığı ve koşulları içerisinde değerlendirilmesi gerekiyor. Demek ki alışıldık kalıplardan, ifadelerden, fikirlerden  sıyrıldığınızda önünüzde yeni bir dünya açılabiliyor. 

Aşkı, âşık olmanın kimyasını sorgularken, bu sorgulamayı başka  konulara  da sıçratmaya, 

size doğru olarak  sunulanları kontrol etmeye, kuşkulanmaya, araştırmaya başlamanız anlamına gelir bu. 

Giderek daha çok izlenen, teknoloji  nedeniyle sırları açığa çıkan, kuşatılan insanı, yani  benliğinizi ve bilincinizi ezberci yaşamdan kurtarmaya adım atmak, âşık olmak kadar tatmin etmez  belki sizi. 

Ama kendinizle buluşturur en azından.

Kendinizle date’e çıkın derim hemen.

Tabii buna hazırsanız ve heyecanlı buluyorsanız.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.