Bugünkü öykümüz, Geoffrey Chaucer’in Canterbury Hikâyeleri’nden bir bölüm (YKY Yayınları).
Yazar, İngiliz edebiyatının Milton ve Shakespeare’le birlikte üç devinden biri.
Kitap, neredeyse tüm çağların yaygın edebi formu olan ‘öyküler dizisi’ örneğine uygun olarak tasarlanmış.
Canterburry’ye doğru bir kervan düzerek giden hacılar, yol boyunca konaklama yerlerinde birbirlerine hikâyeler anlatıyorlar. Bunlar içerisinde en güzeli seçecek olanlar da yine onlar.
Bana Binbir Gece Masalları’nın kurgusunu da hatırlattı kitap. Onu da Antoine Gallard, 18. yüzyılda Fransızca’ya çevirerek (bir halk anlatısı) tüm dünyaya tanıtmış.
Canterburry Hikâyeleri, İngiliz edebiyatının temel başyapıtlarından biri, şair, çevirmen ve akademisyen dostum Nazmi Ağıl’ın duru Türkçesiyle dilimize kazandırılmış.
Kitaptaki Melibee’nin Hikâyesi’nde günümüze dair dersler çıkaracağımız bir bölüm var ki, üzerinde durulmaya ve paylaşmaya değer.
Maksat, kitabı tanıtmak değil, ağzınıza bir parmak bal çalarak, sizi okumaya teşvik etmek.
Kalanını siz keşfedersiniz.
***
“…Melibee karşılık verdi. Eğer ben sana zarar verenlerden, intikamımı almazsam, bana kötülük yapanlara ve diğer herkese bir başka kötülük yapmaları için davetiye çıkarmış olurum.
Zira Kitap’ta ‘Herhangi bir kötülüğü, yapanların yayına bırakırsanız düşmanınızı yeni bir kötülük yapmaya çağırmış olursunuz’ yazar.
Ayrıca her şeyi sineye çekersem bana dayanamayacağım kadar büyük kötülük yaparlar.
Ve bu durumda herkes tarafından aşağılanırım.
Kötülükleri sabırla karşılarsanız sabredemeyeceğiniz kadar büyük kötülüklerle karşılaşırsınız, diye de bir söz vardır.
Sabrın fazlasının da iyi bir şey olmadığını şüphesiz kabul ediyorum, dedi Predence.
Fakat bunun böyle olması her kendisine kötülük yapan kişiye intikam hakkı vermez.
Zira bu hak, yetkili hâkimlere mahsustur ve onların görevidir. Bundan dolayı sözlerini alıntıladığınız iki otoritenin, hâkimlere hitaben ve hâkimler hakkında konuştuklarını düşünmemiz gerekiyor. Zira hâkimler, haksızlık ve suçların cezasız kalmasına uzun süre göz yumdukları takdirde yenilerinin yapılmasına sadece davetiye çıkarmış olmaz, bunların yapılmasını emretmiş olurlar.
Yine bir bilge kişi, ‘Günahkârı cezalandırmayan hâkim ona günah işlemesini buyurmuştur’ diyor.
Şurası gayet açık ki, herhangi bir ülkedeki hâkimlerin veya yöneticilerin suçlulara ve kötülük yapanlara aşırı hoşgörülü davranmaları halinde, bu kişiler zamanla hâkimleri ve kralları yerlerinden edip efendiliklerini ellerinden alacak kadar güçlenebilirler…”
***
Edebiyatın gücü böyle bir şey işte. Çağlar geçse de sizi arar bulur.
İnsanlığın hep yaşadığı, tartıştığı, zarar gördüğü konuları, hiç eskimeden önünüze serer. Bazı konuların, hikâyelerin, felsefenin, hep aynı kaldığı buradan anlaşılır.
Öyküdeki adalet felsefesi dünden bugüne değişmemiştir.
Çünkü insanlar her dönemde yozdu.
Kötülük her daim vardı.
İş bununla başa çıkacak mekanizmaları kurmakta ve kollamakta.
Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla…
Elektriği hep yeniden keşfetmek yerine, yanıtları bulabileceğiniz sihirli bir anahtarı size sadece edebiyat verir.
İşte sizi güçlü yapacak, başkalarının önüne geçirecek bilgi de budur. Bunu yapay zekâdan alacağınız verilerle yapamazsınız. Kendi akıl süzgecinden geçirerek, düşünerek, kendi fikrinizi, tavrınızı, kurgunuzu oluşturarak belirlersiniz.
Artık herkes yapay zekâyla yazabilir.
Ama herkes ‘sahibinin sesi’ olamaz.
Özgün davranamaz. Başkasının ağzına bakar.
Onların diliyle konuşur.
Aynı kuyruklarda çürür.
O halde, bahanelere sığınmadan, okumaktan niçin kaçındığınızı kendinize sormanın vakti geldi.
Ben çok okudum, okurum demek de, sizi kurtarmaz.
Okumanın sonu yoktur.
Uyku kadar doğal bir eylem olmalıdır, okumak.
Nasıl yiyeceklerinizi seçiyorsanız, beyin sağlığınız için de doğru öyküleri, kitapları seçebilmelisiniz.
Pazar günleri, yapmaya çalıştığımız budur.
Hâlâ beyin kaslarınızı geliştirmek için umut var.
Bol bol öyküler, romanlar, felsefe kitapları okuyarak, kimliğinizi, insani değerlerinizi belirleyebilir, biçimlendirebilirsiniz.
Muhtaç olduğunuz kudret, beyninizdedir.
Damarlarınıza da dikkat!