Şair arkadaşım Mehmet Yaşın, ‘Ölünceye Kadar Senin’ adlı şiirinin girişinde şöyle der:
“Söz mü? Ne sözü?
-Bir aşk anını sonuna kadar yaşabilmek içindi fısıldanan her şey
ve daha önce başkasına verilmiş bir sözü bozmaktı sevişirken sana verilen sözler.
– Gitme! İnan bana… Bu defa söz!”
İşte sır burada. Bir aşktan diğerine gitmeden önce sormak lazım.
Değer mi acaba bozacağın söze? Erkekler için fazla önemi yok.
Onu sonra düşünür. Pişman olursa çok zırlar, dövünür.
Kadınlar, arkalarına dönüp bakmaz.
Kadın, sözünü bozmuşsa bilin ki buna değmiştir!
İşi söz verilecek noktalara getirmemek lazım.
Şimdi bir soru? Bu hafta saksılardan gidiyoruz.
Tamam, metafor yaptım, saksıda kitap yetiştirdiğimi yazdım dün.
Yani yeni kitabımızın çıkışını böyle duyurdum.
Bugün de aşk yetişir mi diye bakalım.
Saksıda bir çiçek hediye edilse size, ne yaparsınız?
Ona nasıl bakarsınız? Eğer öyle bir çiçek verilseydi düzenli olarak sulardınız.
Altı ay veya bir yıl sonra saksısını değiştirirdiniz, yeni toprak koyar, gübre eklerdiniz.
Yeterli ışık alsın diye hep pencere kenarına koyardınız.
Peki ilişkilerinizde bunu yapıyor musunuz?
Sözgelimi sevgilinize, eşinize karşı nasılsınız?
Geçen pazar Teşvikiye’de bir kafede kahvaltı yaparken, yanımdaki masada da üç yaşlarında bir erkek çocukları olan, genç bir çift oturuyordu.
Kadın sürekli ve zorunlu olarak çocuğuyla ilgileniyor, onunla konuşuyordu. Adam da seyrediyordu.
Bir saat boyunca kadınla adamın arasında ne çocuklarına duydukları sevgiye, ne de birbirlerine dair tek bir cümle geçmedi. Laf olsun diye bile konuşmadılar.
Ama küs filan değillerdi. Aralarında bir gerilim de yoktu?
Niye böyle olmuştu?
Kendimce şöyle karşılıklar buldum.
Kadınla adam birbirlerini severek evlendiler.
Çocuk doğana kadar birbirleriyle zorunlu olarak ilgilendiler.
Bu arada her ikisi de kendilerine ait bir özel ilgi, hobi dünyası kuramadı. Aynı kitapları okumadılar. Aynı filmleri izledikten sonra filmleri konuşmadılar. Fikir yürütmediler.
Konuşmaları, daha çok ‘sen şunu dedin, ben bunu yaptım, çocuk şöyle dedi, sen söz vermiştin yapmadın’ biçiminde geçti.
Yeni beceriler kazanmadıkları, yeni bilgilerle donanmadıkları için kendilerini ve ilişkilerini zenginleştiremediler.
Paylaşımcı olamadılar.
Oysa ortak zevkleri paylaşmak ya da gidilen bir kursta öğrenilenleri anlatmak, ilişkiden alınan hazzı artırır. Kıskançlıkları azaltır. Karşılıklı güveni pekiştirir. Takdir edilme eksikliğini yaşamazsınız.
Demek ki, karşınızdakine duyduğunuz sevgi ne kadar büyük olursa olsun, birlikte ve ayrı ayrı ilgi alanları, hobiler yaratmaya çalışmanız, ayrı ayrı ve ortak arkadaşlıklar kurmanız gerekiyor.
Evlilik ya da birliktelik, bireysel özgürlükler istismar etmeden geliştirildiği sürece zenginleşir.
Hep dip dibe yaşamak, sevginizi artırmaz, ilişkinizi güvene almaz. Birbirinizi özlemeyi de öğrenmelisiniz.
Bunları yaparsanız, yazıdaki genç çiftin durumuna düşmezsiniz.
Konuşmaktan, birlikte olduğunuz anların keyfni çıkarmaktan haz alırsınız.
Ataol Behramoğlu’nun dizelerini de aklınızdan hiç çıkarmayarak:
“Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
-Sevgilin bitkin kalmalı
öpülmekten-
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği…”
Şu günlerde kişesel gelişime de rest çeken bir akım
belirdi. Eh, her şey zıttını da yaratır.
Depresyona girin, sonuna kadar bunu yaşayın.
Böyle diyorlar.
Siz kulak asmayın.
Kulak asanların da kulağından çekin.
2 Ekim 2026 - Ne saksıymış ya… Aşk da büyür mü acaba içinde!
1 Ekim 2026 - Saksıya ektiğimiz kitap tohumu, 2 ayda yetişti valla…
27 Eylül 2026 - Edebiyat niçin var? -Okuyamam yerim dar…
26 Eylül 2026 - Sabaha övgü! Omm…
25 Eylül 2026 - İki mars bir ters olmak, hiç ders almamak, bizim karakterimizdir!