Ne saksıymış ya… Aşk da büyür mü acaba içinde!

2 Ekim 2026

Şair arkadaşım Mehmet Yaşın, ‘Ölünceye Kadar Senin’ adlı şiirinin girişinde şöyle der:

“Söz mü? Ne sözü? 

-Bir aşk anını sonuna kadar yaşabilmek içindi fısıldanan her şey 

ve daha önce başkasına verilmiş bir sözü bozmaktı sevişirken sana verilen sözler. 

– Gitme! İnan bana… Bu defa söz!”

İşte sır burada. Bir aşktan diğerine gitmeden önce sormak lazım. 

Değer mi acaba bozacağın söze? Erkekler için fazla önemi yok. 

Onu  sonra  düşünür. Pişman olursa çok zırlar, dövünür. 

Kadınlar, arkalarına dönüp bakmaz. 

Kadın, sözünü bozmuşsa bilin ki buna değmiştir!

İşi söz verilecek noktalara getirmemek lazım.

Şimdi bir soru? Bu hafta saksılardan gidiyoruz.

Tamam, metafor yaptım, saksıda kitap yetiştirdiğimi yazdım dün.

Yani yeni kitabımızın çıkışını böyle duyurdum.

Bugün de aşk yetişir mi diye bakalım.

Saksıda bir çiçek hediye edilse size, ne yaparsınız? 

Ona nasıl bakarsınız? Eğer öyle bir çiçek verilseydi düzenli olarak sulardınız. 

Altı ay veya  bir yıl sonra  saksısını değiştirirdiniz, yeni toprak koyar,  gübre  eklerdiniz. 

Yeterli ışık alsın diye hep pencere kenarına koyardınız. 

Peki ilişkilerinizde bunu yapıyor musunuz? 

Sözgelimi  sevgilinize, eşinize  karşı  nasılsınız? 

Geçen pazar Teşvikiye’de bir  kafede kahvaltı yaparken, yanımdaki masada da üç  yaşlarında bir  erkek çocukları olan, genç  bir çift oturuyordu. 

Kadın sürekli ve zorunlu olarak çocuğuyla ilgileniyor, onunla konuşuyordu. Adam da seyrediyordu.  

Bir saat  boyunca kadınla adamın arasında ne çocuklarına duydukları sevgiye, ne de birbirlerine dair tek bir cümle  geçmedi. Laf olsun diye bile konuşmadılar. 

Ama küs filan değillerdi. Aralarında bir gerilim de yoktu?

Niye böyle  olmuştu? 

Kendimce  şöyle  karşılıklar buldum.

Kadınla adam  birbirlerini severek evlendiler. 

Çocuk  doğana kadar birbirleriyle zorunlu olarak  ilgilendiler. 

Bu arada her ikisi de kendilerine ait bir özel ilgi, hobi  dünyası kuramadı. Aynı kitapları okumadılar. Aynı filmleri izledikten sonra filmleri konuşmadılar. Fikir yürütmediler. 

Konuşmaları, daha çok ‘sen şunu dedin, ben bunu yaptım, çocuk şöyle dedi, sen söz vermiştin yapmadın’ biçiminde geçti. 

Yeni beceriler kazanmadıkları, yeni bilgilerle donanmadıkları için kendilerini ve ilişkilerini zenginleştiremediler. 

Paylaşımcı olamadılar. 

Oysa ortak zevkleri paylaşmak ya da gidilen bir kursta öğrenilenleri anlatmak, ilişkiden alınan   hazzı   artırır.   Kıskançlıkları azaltır. Karşılıklı güveni pekiştirir. Takdir edilme  eksikliğini yaşamazsınız. 

Demek ki, karşınızdakine duyduğunuz sevgi ne kadar büyük olursa  olsun, birlikte  ve ayrı ayrı ilgi alanları, hobiler  yaratmaya çalışmanız, ayrı ayrı ve ortak arkadaşlıklar kurmanız gerekiyor. 

Evlilik ya da birliktelik, bireysel  özgürlükler  istismar etmeden geliştirildiği sürece  zenginleşir. 

Hep dip dibe yaşamak, sevginizi artırmaz, ilişkinizi güvene almaz. Birbirinizi özlemeyi de öğrenmelisiniz. 

Bunları  yaparsanız, yazıdaki genç  çiftin  durumuna düşmezsiniz. 

Konuşmaktan, birlikte olduğunuz anların keyfni çıkarmaktan haz  alırsınız. 

Ataol  Behramoğlu’nun dizelerini de aklınızdan hiç çıkarmayarak:

“Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: 

Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir  şeyi  

-Sevgilin  bitkin  kalmalı

öpülmekten- 

Sen bitkin  düşmelisin koklamaktan bir çiçeği…”

Şu günlerde kişesel gelişime de rest çeken bir akım

belirdi. Eh, her şey zıttını da yaratır.

Depresyona girin, sonuna kadar bunu yaşayın.

Böyle diyorlar.

Siz kulak asmayın.

Kulak asanların da kulağından çekin.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.