Sabah: Bu kelime kendisini bile diriltir.
Çiçeğin üstündeki çiy gibidir. Geçicidir.
Hızla yaşlanır her sabah. Bir bebeğin gülümsemesi ya da dilini dışarıya çıkarıp balık taklidi yapması kadar sevinç verir.
Ben her sabah, yüzümü yıkarken, aynada kendime bakarken, kendime dil çıkarırım. Göz kırparım.
Bebek olduğum zamanları taklit etmek için.
Ama bunu yaparken amacım, bebek gibi davranmak değildir.
Sadece merak ederim, masumiyeti yakalayabilir miyim yüzümde diye.
Yakaladığım zamanlar olmuştur.
Sabahları aynanın karşısında bu hareketi yapmadıysam, bilgisayar ekranının karşısına geçtiğimde yaparım. Farketmez.
O zaman dilim biraz daha çok çıkar.
Einstein’in dilini çıkardığı o fotoğrafı hatırlarım, eğlenirim en azından.
Demek ki, neymiş sabah önemliymiş.
Sabahları kendinizi ünlü bir şarkıcı gibi kaldırmanızı önereceğim ama yalnız değilseniz işiniz zor. Çünkü yanınızdaki, sabah tipi değildir belki, afyonu patlamamıştır ve sizin anlamsız neşenize ve şarkınıza ayak uyduramaz, söylenir.
Buradan şu sonuca varmaya başlayacağım şimdi.
Sabahları kiminle kalktığınız önemlidir, akşam kiminle yattığınız değil.
Yalnızsanız, sabaha övgülerde bulunabilirsiniz.
Aman da tıpış nasıl da güzel doğmuş güneş, aman bugün ne güzel gün olacakmış. Bulutlar ne güzel seyahat ediyormuş diye.
Sabah: Adı bu olan bir sevgiliniz ya da eşiniz olsa ne güzel olurdu bir düşünün.
Nerde akşam orda Sabah derdiniz.
Bakın, bu yazıyı bu sabah okumasanız da önemi yok…
Yarın, yine sabah var. Sabahın bir yerinde, dünyanın her yerinde yok olan masumiyeti bulma olasılığınız var.
Hem sadece kendinizi de düşünmemelisiniz.
Gölgeniz birazdan peşinize takılacak. Gölgenize bakın yürürken sabah sabah.
Ne kadar masum değil mi? ‘Ortalıkta bir sürü konu varken, siyasetten futbola, bu adam niye sabaha takılıyor?’ diyebilirsiniz.
Ben zihninizi temizlemeye çalışıyorum sadece. Sonra ne yaparsanız yapın.
İstediğiniz bütün toplantılara, ev işlerine, dünya hallerine, ben kimim bu ülke nereye gidiyor konularına takılın, dalga geçin, kızın.
Ama sabahı ıskalamayın. Bugün de kafanızda biriken çöpleri almak için buradayım.
İlişkilerinizdeki aksaklıkları sorgulamak, kendini bir deryada sanırken akvaryumda bulmak hallerini anlamanız için…
Ne kendinizi suçlayın, ne şu gam yüklü, tencere misali dünyayı.
Bu dünyaya gelirken ülkenizi de seçmediniz, ailenizi de…
Ama adam gibi adam olmayı, dürüstlüğü, samimiyeti, vicdan, vefa, şefkat her ne varsa onları seçebilirsiniz.
Başarı da başarısızlık da önemli değil.
Siz zaten bu dünyaya gelerek en büyük başarıyı gösterdiniz.
Şimdi yaşamanın keyfini çıkartın.
Fikriniz olsun her konuda ama fanatik olmayın.
Kendi aklınızla var olun, kendi dilinizle konuşun, kendi yüreğinizle hissedin. Geceyi bitirin içinizde.
Aklınızda. Korkularınızdan arının.
Yaşayacak sabahlarınız var ne mutlu. Sabahları bir bebek tazeliğiyle güne başlayın, üstelik bebeklerden farklı şekilde, bilinçli olarak tadını çıkartın.
Güzel bir gelecek düşünün kendinize.
Güzel bir gelecek düşünün ülkemize ve dünyaya.
Göreceksiniz, çok şey farkedecek. Siz her sabah bir bebek gibi uyanmaya bakın.
Ama her sabah… Bu yeterli.
Bugünkü yazımızı bir şair dostumun, Akgün Akova’nın sözleriyle ve dizeleriyle bitiriyorum.
“Çocukluğun çöpe atılacağını zannedenleri maymun eder hayat, dedim önce ve ekledim şuracığa Oyuncaklar adlı kısa şiirimi.
ameliyat odasına
alındığında bir çocuk
kapıda
ağlaşarak onu bekler
yaşamın
kolay bozulan
bir oyun olduğunu bilen
oyuncaklar.
Hepinize sağlık dilekleriyle günaydın, hem değil mi ki her büyüğün kalbinde
çocukken oynayamadığı bir oyuncak yatar.”
Gününüz sabahlar gibi olsun…