Alfred Stieglitz’in sevgilisi Georgia O’Keeffe’in vücudunun her alanının fotoğrafını tutkulu bir şekilde çekmesinin bir aşk göstergesi olmadığını, bunun aynı zamanda erkeğin kadın benliği üzerine bir egemenlik kurma denemesi anlamına geldiğini söyleyenler de vardı. Stieglitz’in böyle bir amacı olmasa dahi, bu şekilde bir yorum da son derece meşru ve açık fikirle üzerinde düşünülmesi gereken bir tavırdır.
***
Kadının, resim, edebiyat, klasik müzik gibi sanatın her dalında benliğine sahip çıkarak kendi duygularını açıkça ifade eden çalışmalar yapabilmesine yıllar içinde engeller çıkarıldı.
Bu engeller aslında bir yandan yaratıcı düşüncenin oluşması için bir olumsuzlukken bir yandan da bunları aşmak için kararlı yaratıcı insanlar açısından uygun ortamı da sağlıyordu. Bu engellerin bir yasal engel olması da gerekmiyordu. Fiilen çıkarılan ve sadece kültüre, geleneklere bağlı engeller kadının içsesini ve bilinç akışını yani benliğini baskı altında tutmaya yetiyordu.
19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyada önemli bir zihinsel devrim yaşandı. Bunun etkileri müziğe, sanata, siyasete ve hatta coğrafi algılara bile yansıdı.
Gayet tabii ki eski düzen, sınıfsal konumlar değişim içindeydi ve toplumların yeni hâkim sınıfları, güçlerini pekiştirme sürecindeydiler. Sadece 20. yüzyılın ilk on yılında olanlara baksanız bile, bunun ayrı bir kitabın konusu olacak ayrı önemde bir on yıl olduğunu görürsünüz. O dönemde yaşanan kolektif zihinsel değişimlerin sanattaki yansımaları önemlidir.
19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başındaki dönemde sanata hâkim olan zihniyet değişim içine girmişti. (Bu noktada zorunlu bir dipnot koymak istiyorum. Büyük değişimleri anlatmaya çalışırken genellemeler yapmak kaçınılmaz oluyor. Önceki dönemlerden bahsederken yaptığınız tespit de kaçınılmaz bir genelleme içereceğinden muhakkak var olan bazı istisnaları da görmezden gelmiş olmak gerekiyor ama bu, onlar olmadı veya önemsiz demek anlamına da gelmiyor tabii ki. Sadece var olan genel duruma bir istisnalar.)
Bence bahsettiğim dönemde ortaya çıkmaya başlayan en önemli değişim sanat ve edebiyatta yaratıcı kişinin kendi benliğini daha fazla öne çıkarmaya başlamasıydı. Benliği, bir kişinin özvarlığı, onu kendisi yapan şey, şahsiyeti olarak düşünelim.
Resimde empresyonizmi ele alalım. Örneğin, Monet bir güneş batışının resmini yaptığında, bu onun sadece gördüğünü tuvale yansıtması değildi. Güneşin batışının kendi ruhunda yarattığı duyguları, izlenimlerini çiziyordu ressam.
Yine görsel sanatlarda o günlerde yeni ortaya çıkmaya başlayan fotoğrafta da, sadece gördüğünün resmini çekmeye başlayan amatör ile fotoğraf sanatçısını birbirinden ayıran nokta sanatçının görülene kendi ruh halinden gelen izlenimlerini aktaran bir boyut ekleyerek onun fotoğrafını çekmesiydi.
****
Keza edebiyatta da Joyce, Proust, D.H. Lawrence gibi yazarlar son derece şahsi duygularının getirdiği ruh hallerinin, benliklerin aynası gibi olan romanlar yazmaya başlamışlardı.
Meseleyi fazla dağıtmak istemiyorum ama örneğin bir Schoenberg’in atonal müzik denemeleri de kendi dalgalı ruh halinin besteye yansımasıydı. Freud olmasaydı Schoenberg de olmayabilirdi.
”Benlik” sanatta ve edebiyatta merkeze oturuyordu ama kadın sanatçıların ve edebiyatçıların döneme nasıl ayak uydurabilecekleri net değildi. Çünkü bahsettiğim dönemden önceki yıllarda neredeyse bütün tarih boyunca kadının benliği her dalda, toplumsal yapının her alanında baskı altına alınmış yani bir anlamda kadının gerçek benliğini ortaya koyması engellenmişti.
Bu konuda, 1971 yılında sonradan çok meşhur olan bir makale Linda Nochlin tarafından “Why There Been No Great Women Artists” (Neden Hiç Önemli Kadın Sanatçı Olmadı) başlığı altında yayınlandı.
Linda Nochlin bunun tarihte hiç önemli kadın sanatçı olmadığı anlamına gelmediğini ancak amacının, kadının önemli bir sanatçı olabilmesinin önüne çıkarılmış yapısal engelleri ve yine de her engele rağmen ortaya çıkabilmiş kadınların tarih açısından önemsizleştirilmesi, bilinmez kılınması için sistematik yapılar olmasının nedenini anlamak olduğunu belirtiyor.
Gerçekten de ele almaya çalıştığımız dönemde sanat ve kültür açısından dinamik ve önemli olan Paris ve Viyana’da bile kadının gerçek benliğini ortaya koymasına imkân vermeyen bir zihniyet hakimdi. Hakim düşünce sistemlerinde kadınların resim gibi bazı sanatlarda var olmasının uygun olmadığı gibi yerleşmiş bir düşünce vardı. Kadının kültürel faaliyetlerde bulunmak, resim gibi sanatlara yönelmek yerine evinde oturup ailesine konsantre olması gerektiği düşüncesi geçerliydi. “Bugün de birçok ülkede durum farklı değil,” diyenler de haklı ama bu aşamada bir değişimin yaşanmaya başlandığı coğrafyaların merkezinde var olan gelişmeleri anlatmaya uğraştığımdan, sadece bu örnekler üzerinden gidiyorum.
***
O dönemde hakim olan zihniyet ortamını anlatmak için şu örneği vermek istiyorum:
O güne kadar Fransa’da ressam olabilmek ve resim sanatçısı olarak kabul edilmek için Fransız akademik sisteminin içinden geçmek gerekiyordu. Fransız akademik sistemi ise o günlerde resim derslerini ağırlıklı olarak insan anatomisini iyi çizmeyi öğretmek üzerine oluşturmuştu. Bunu öğrenmeyi ise çıplak bir modelin resminin çizildiği derslerle sağlıyorlardı. Bu modeller, gayet tabii hem kadın hem de erkek olabiliyordu. Kadınların çıplak erkek modellerin olduğu derslere girmelerinin ahlaken doğu olmayacağı düşünüldüğünden, bu dersler uzun süre kadınlara kapalı tutuldu. Yani hiç kimse bir erkek ressamın çıplak kadın model ile çalışmasının benzer sorunlar yaratabilmesi ihtimalini “düşünemezdi” tabii. Hakim ideolojiye göre kadının özel bir durumu vardı. İçinden gelen sesi, benliğini sanata yansıtmak için potansiyel yeteneği olan hiçbir kadına -bu ve bunun gibi yapısal ve zihinsel dünyalara ait engeller yüzünden- yollar açılmadı. Bu yola girebilmek, kadının dönemdeki önemli bir erkek sanatçının ya kız kardeşi ya sevgilisi olmasıyla ya da erkek sanatçının modeliyken onun dikkatini çekmesiyle mümkündü.
Akademi sisteminin dışına çıkmak isteyen dönemin önemli sanatçıları öğrenciler yetiştirmeye de girişiyorlardı ama maalesef çoğu, kadın öğrenci kabul etmekte son derece isteksizdiler. Ressam Ingres gibi sanatçılar kadın öğrenci kabul ediyordu ama onlar da kadına uygun olduğunu düşündükleri konuların dışında resim çizmelerine izin vermiyordu. Kadınların sadece çiçek resimleri ve ev yaşamına ilişkin resimler çizmeleri uygundu. Kadın sanatçıların dönemin yenilikçi sanat çevrelerine girebilmesi sadece bir erkek sanatçı tarafından korunmasıyla mümkündü.
Örneğin, Berthe Morisot adlı kadın sanatçı bu çevreye akrabası olan Manet tarafından kollandığı için girebilmeyi başarmıştır. Berthe Morisot daha önce Manet’nin modeli de olmuştu. Her şeye rağmen ressam olmayı başaran kadınların sistemde kalabilmeleri ise ancak evlenmemeleri ile mümkündü. Çünkü hâkim ideolojiye göre evli kadın sadece evine ve kocasına konsantre olmalıydı, resme değil.
***
Edebiyatta da dönem, yazarın iç monologlarını ve iç düşüncelerini romana dönüştürme dönemiydi. Bunu yapabilmek için Proust ve Joyce gibi romancıların kendi iç monologlarının nasıl çalıştığını bilmek ve benliği rahat ve özgürce ortaya koyabilmenin yollarını öğrenmiş olmak gerekiyordu.
***
Bahsettiğim gibi, bunun yolları o dönemde sadece erkekler için açıktı. Bu bağlamda Virginia Woolf’un yaşadıklarını ele almalıyız. Birçok edebiyat tarihçisi, Woolf’un da iç monolog ve bilinç akışı yöntemlerini romanda kullanma konusundaki öncülerden, en yeteneklilerden olduğunda hemfikirler. Kadının benliğinin yok sayıldığı bir dönemde (Bunun Duygu Asena’nın Kadının Adı Yok’unu çağrıştırdığının farkındayım. Onu saygıyla anıyorum.) kendi gerçek benliğini ifade edebilme yollarını bulabilmesi, önüne konulan engeller yüzünden zor olan Virginia Woolf’un buna rağmen romanlarında iç monolog ve bilinç akışını bu kadar çarpıcı bir şekilde kullanabilmesi gerçekten de şaşırtıcı ve hayranlık uyandıran bir şey.
Bu yüzden, ben “Kendine Ait Bir Oda”, “Dışa Yolculuk”, “Mrs. Dalloway”, “Deniz Feneri”, “Orlando” gibi büyük romanların yazarı Virginia Woolf’un gerçek bir devrimci olduğunu düşünüyor ve onun önüne çıkarılan zihinsel engeller ortamında benliğini kendi dışına yolculuk yaptırmayı nasıl başardığını kavrayabilmekte zorlanıyorum. Bence imkânsızı başarmıştı. O ve onun gibi kendilerine konulan bütün toplumsal ve düşünsel engellere rağmen “kendi dışına yolculuk” yapabilen ve benliğini ortaya koyabilen cesur kadınlar sayesinde bugünlere gelinebildiğini düşünüyor ve hepsini saygıyla anıyorum. (Tabii, Virginia Woolf cesaretinin ve yeniyi deneme arzusunun bedelini o ortamda maalesef ağır ödedi. Hayatı boyunca ruhsal sağlık sorunları yaşadı ve biliyorsunuz sonunda da intihar etti. Ama yol açılmıştı bir defa, o açılan yolda başka kadınlar da cesur biçimde yürüdüler.)
***
Virginia Woolf’a gelinceye kadar, örneğin 19. yüzyılın başında Thomas Carlyle’ın eşi Jane Welsh Carlyle kocasına yazdığı ve “Ben de buradayım,” diye bitirdiği mektubunda bana kalırsa kadınlar açısından zamanın ruhunu çok çarpıcı anlatan ilginç bir kavram kullanıyor.
Bayan Carlyle mektubunda “My I-ity” diye benim ilk kez gördüğüm ve ancak James Joyce gibi bir yazarın üretebileceği türde orijinal bir kavram oluşturmuş. “Benim ben-benliğim” olarak çevirebileceğimiz bu kavram, gayet tabii 19. yüzyılın başında sosyal normlar ve erkek egemen kültürün tavrı nedeniyle bunalmış yaratıcı kadının içindeki yaratıcı potansiyeli bir türlü dışa vuramamaktan dolayı duyduğu hüsran ve kızgınlığı yansıtıyor.
Düşünsenize, Charlotte ve Anne Bronte’nin kadına uygun görülen konular dışına çıkıp romanlar yazabilmek için erkek takma isimleri kullanmak zorunda kaldıkları bir dönemden geçilmektedir.
***
Romanlarını yazmadan önce, yarım asır önceki Bayan Carlyle gibi Virginia Woolf da içindeki duyguları mektuplar ile dışarıya vuruyordu. Mektup, istediği gibi romanlar yazmasına imkân tanınmayan kadınların yüzyıllar boyunca bir kurtuluş yolu gibiydi. Virginia Woolf, bir mektubunda “Evdeki melek kadını öldürdüm,” demişti. Yani toplumun kendisinden beklediği gibi anlayışlı ve melek gibi davranan kadın yoktu artık.
Virginia evde kendisine ait bir oda (özgür alan) oluşturmuştu ve kadının edebiyat ve diğer sanat alanlarında özgür olması için mücadele edecekti.
Woolf son derece büyük bilgi birikimi olan kültürlü bir kadındı. Bloomsbury grubunun John Maynard Keynes, Lytton Strachey, Clive Bell, E.M. Forster gibi diğer üyelerinin de saygısını ve desteğini kazanmıştı. Ancak bu gücüne rağmen, genetik nedenlerle bozuk durumda olan ruh hali ağır sosyal mücadele ortamından dolayı daha da bozuldu ve çok verimli olabileceği bir yaşta hayatına son verdi. Ama o devrimciliğiyle, korkusuzluğuyla bir yol açmıştı ve 20. yüzyılda artık kadınlar o yoldan yürüyeceklerdi.