Herkes Konuşuyor Kimse Dinlemiyor

7 Ocak 2026

Modern zamanların en büyük yanılsamalarından biri, galiba konuşmanın çoğalmasını özgürlük sanmak oldu. 

Zannediyorum ki, insanlık hiçbir zaman bu kadar çok konuşmamıştı. 

Lakin, düşünmenin yerini otomatik tepkilerin aldığı da artık bariz. 

Bana sorulursa, bu bir çöküşün belirtisi. 

Zirveler yapılıyor, bildiriler yayınlanıyor, paneller düzenleniyor, acil toplantılar ardı ardına geliyor. 

Lâf var, ilaç için bir karşılığı yok. 

Tepki var, üstlenilen hiçbir sorumluluk yok. Kuru gürültü var, vicdan yok.

Elias Canetti, Kitle ve İktidar’da iktidarın en ilkel refleksini tarif eder: Susturmak.

Bu artık adamakıllı başını alıp giden bir rejim: Dinlememe Rejimi.

İklim krizine bakalım. 

Bilim insanları on yıllardır aynı şeyi söylüyor; geri dönüşsüz eşiğe yaklaşıyoruz. 

Raporlar yayınlanıyor, ölçüm grafikleri yapılıyor, ama felaketler artıyor. 

Azmanlaşmış güç merkezlerinde hâlâ “denge”, “büyüme”, “rekabet” kelimeleriyle konuşuluyor.

Burada bir bilgi eksikliği yok; burada bilinçli bir duymama hâli, kararlılığı var. 

Çünkü, Dinlemek, ekonomik düzeni sarsacağı için erteleniyor. 

Sonuç: Seller, yangınlar, kuraklıklar… 

Ve yine konuşmalar. 

Enkaz konuşmaya başlamadan önce, kimse gene hiçbir şeyi dinlemiyor.

Gazze’den Ukrayna’ya, Sudan’dan Yemen’e uzanan savaş hattında aynı tablo var. 

Daha üç gün önce, yıllardır “bizim oğlanlar”ıyla başka ülkelere müdahaleyi kendine hak edinmiş, borç içinde bir eşkıya  devlet, bu kez petrol yataklarının üzerinde uzanmış yabancı bir devlet başkanını, yatak odasına girip eşiyle esir alıyor.

Tuhaf bir mahlûka dönmüş insanın, rahatı kaçmasın diye, bu zülü bile lâfazanlıkla geçiştirmeye hazır olduğu ortaya çıkıyor.

Herkes pozisyon açıklıyor, herkes kınama yayımlıyor, herkes “endişeli”. 

Ama sivillerin sesi, çocukların sesi, yerinden edilenlerin sesi duyulabilir bir ‘politik özneye’ dönüşemiyor. 

Çünkü büyük güçler dinlemiyor; çıkar hesapları, insanlığın sesinin önüne geçiyor. 

Susturmanın en incelmiş biçimi artık, duymamak. 

Duymamak, gözünüzün içine baka baka inkâr etmeye dönüşüyor.

İnkâr da sorumluluğu ortadan kaldırıyor: 

“Olmadı, babalanır, kendi konfor alanına çeker gidersin, olur biter! 

Gel gör ki, ‘sorumluluğun’ olmadığı yerde, ‘yıkım’ sessizce büyür.

Dinlemek, ‘iktidarın kurduğu, geveze papağanların tekrarladığı hikâyede’ bir gedik açabilir. 

Beylerin nesine lâzım, sade insanların gözleri boyamak için, konuşma teşvik edilir; dinleme bastırılır.

Bu da, bir başka yolla ‘susturmak’ demektir.

Düşünmenin yerini prosedür (sahte sakinlik, zorlama nezaket, zoraki uyduruk  ziyaret vb) -yani “dostlar beni alışverişte görsün”- kurnazlığı aldığında, kötülük sıradanlaşır. 

Dinlenmeyen acı, senden uzakta kalır, ama dinmez.

Avrupa’da yükselen aşırı sağ da bu dinlememe kültürünün bir ürünü. 

Yoksullaşan sınıflar, güvencesizleşen hayatlar, parçalanan toplumsal bağlar uzun süre dinlenmedi. 

Bunun yerine teknokratik bir dil konuşuldu: “piyasa”, “uyum”, “reform”. 

Onu anmaya kalkacak kişinin ağzına biber sürülecek, rahmetli “demokrasi”.

Dinlenmeyen öfke, er-geç siyaseti tartaklayan bir güce dönüşür. 

Burada sorun, insanların konuşmaması değil; yanlış kulaklara konuşması.

Amerika Birleşik Devletleri’nde üniversite kampüslerinden sokaklara yayılan protestolarda da aynı kırılma görülüyor. 

Gençler konuşuyor; savaş karşıtı, iklim yanlısı, eşitlik talep eden bir dil kuruyorlar. 

Ama sistem onları dinlemiyor; disiplin cezalarıyla, polisle, fon kesintileriyle cevap veriyor. 

Elias Canetti’nin dediği gibi: iktidar, en çok soru sorulmasından korkar. 

Soru soranı dinlemek yerine, onu  susturmayı seçer.

Dijital platformlar bu krizi daha da derinleştiriyor. 

Sosyal medya, dinlemeyi değil, hazır tepki vermeyi ödüllendiriyor. 

Algoritmalar, en çok bağıranı öne çıkarıyor. 

Böylece küresel ölçekte herkes konuşuyor ama kimse birbirine ulaşmıyor. 

Konuşma, anlam üretmekten çıkıp bir kimlik işaretine dönüşüyor: 

“Boş ver. Ben buradayım, sen bana bak.”

Etik bir duruş’ olan dikkat, küresel sistemin en büyük açığıydı: 

Dikkat yokluğu” ile, işte bugüne varıldı. 

Kimse kimseyi uzun uzun dinlemiyor, beklemiyor, anlamaya çalışmıyor. 

Hız, her şeyin önüne geçiyor. 

Ama hızlanan dünyada yıkım da hızlanıyor.

Bu yüzden mesele, Birleşmiş Milletler’in kaç karar aldığı değil.

Mesele, G7’nin kaç bildiri yayımladığı değil.

Mesele, kimin sistematik ve bilinçli olarak duyulmadığı.

Kimlerin buna kendinin de alıştırıldığını görmek istememesi.

Göçmenler konuşuyor; dinlenmiyor.

Yoksullar konuşuyor; dinlenmiyor.

İklimden etkilenen coğrafyalar konuşuyor; dinlenmiyor.

Zorda olan kardeşin bile olsa, kimse onu bile dinlemiyor.

Ve dinlenmeyen her ses, sonunda başka bir dile dönüşüyor, öfkeye, radikalleşmeye, kopmaya, çöküşe.

Herkesin konuştuğu ama kimsenin dinlemediği yerde, ne yazık ki sonunda yalnızca enkaz konuşacak.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.