Siyasi Partiler Türkiye’yi Ne Kadar Yansıtıyor?

14 Ocak 2026

Türkiye yeniden bir seçim iklimine giriyor. Meydanlar dolacak, sloganlar yükselecek, vaatler sıralanacak. Her seçim öncesinde olduğu gibi “değişim”, “yenilenme”, “halkın sesi” vurguları öne çıkacak.

Ancak daha derindeki soru değişmiyor: Siyaseti yapanlarla hayatı yaşayanlar hâlâ aynı dünyada mı? Karar masasında oturanlarla geçim derdiyle boğuşanların dili, önceliği, gerçekliği ne kadar örtüşüyor?

Bugün Türkiye’de siyasi partilerin yönetimleri, milletvekilleri ve belediye kadroları toplumun geniş kesimlerinden giderek uzaklaşıyor. Sorun yalnızca iktidar ya da muhalefet meselesi değil; yapısal bir temsil krizinden söz ediyoruz. Sandık var, rekabet var, propaganda var; fakat temsil zinciri zayıflamış durumda. Siyaset, toplumun nabzını tutan bir organizma olmaktan çok, kendi içine kapanan bir profesyonel alan görüntüsü veriyor.

Karar Masası ile Hayat Arasındaki Uçurum

Bir sabah erken saatte Anadolu’nun orta ölçekli bir sanayi kentindesiniz. Vardiya çıkışı… Yorgun ama onurlu işçiler enflasyonu, çocuklarının eğitimini, kredi kartı borcunu, kirayı konuşuyor.

Öğleden sonra bir üniversitede gençlerle oturuyorsunuz; gelecek belirsizliği, adalet duygusunun zedelenmesi, yurt dışına gitme arzusu masaya geliyor.

Akşam bir esnaf sofrasında kira artışları, vergi yükü, müşteri daralması, ayakta kalma mücadelesi konuşuluyor.

Hafta sonu çiftçi mazot ve gübre borcunu, sanayici finansmana erişimi, girişimci bürokrasiyi, ihracatçı kur belirsizliğini anlatıyor.

Bu tabloya bakınca insan ister istemez şunu soruyor:

Bu seslerin kaçı gerçekten Ankara’daki karar masasında yankı buluyor? Kaçı politika metinlerine, bütçe önceliklerine, yasa tasarılarına dönüşüyor?

Sorun yalnızca “dinlenmiyor olmak” değil. Sorun, siyasal karar alma mekanizmasının sosyolojisinin, toplumun sosyolojisiyle giderek daha az örtüşmesi. Hayat çok katmanlı, karmaşık ve hızlı değişirken; siyaset dar bir çevrenin dili, refleksi ve gündemiyle ilerliyor.

Parti Kadroları Kimi Temsil Ediyor?

Bugün Türkiye’de siyasetin temel krizi ideolojik kamplaşmadan çok temsil dengesizliğidir. Ankara’daki genel merkezlerin diliyle Anadolu’daki hayatın dili aynı değil. Bir tarafta anketler, algı yönetimi, sosyal medya kampanyaları, iç klik dengeleri; öte tarafta geçim derdi, iş güvencesi, adalet arayışı, gelecek kaygısı.

Parti kadrolarına bakıldığında belirli bir kalıp öne çıkıyor: Benzer eğitim geçmişleri, benzer kariyer yolları, benzer sosyal çevreler. Milletvekili listeleri çoğu zaman toplumun mesleki ve sınıfsal çeşitliliğinin aynası değil; merkezde kurulan siyasi denge tablolarının sonucu. Belediyelerde dahi halkla temas geniş olsa da, stratejik kararlar dar bir kadro halkasında alınıyor.

Oysa Almanya, İsviçre, İngiltere, Kanada gibi ülkelerde temsil zinciri farklı işliyor. Adaylar çoğu zaman yukarıdan atanmaz; yerel örgütlerden, sendikalardan, meslek birliklerinden, sivil toplumdan süzülerek gelir. Milletvekili koltuğunu parti liderine değil, seçmenine borçlu olduğunu bilir. İsviçre’de referandumlar ve halk inisiyatifleri, İngiltere’de dar bölge sistemi, Almanya’da güçlü parti içi demokrasi, Kanada’da çoğulcu aday havuzları siyasetçiyi sürekli sahaya bağlı tutar. Merkez, yerelin sesini bastıramaz; çünkü meşruiyet oradan doğar.

Türkiye’de ise siyaset büyük ölçüde yukarıdan aşağıya akar. Parti içi demokrasi sınırlıdır, ön seçim istisnadır, aday belirleme çoğu zaman kapalı devre yürür. Bu da karar vericilerin toplumsal çeşitlilikle temasını zayıflatır.

Slogan Var, Politika Yok

Temsil krizinin bir başka boyutu, siyasetin dilinde ortaya çıkıyor. İşçinin “geçinemiyorum” feryadı, gencin “bu ülkede adil bir yarış yok” duygusu, çiftçinin “ürettiğimle borcumu kapatamıyorum” isyanı, esnafın “devlet beni ortak değil yük görüyor” serzenişi çoğu zaman kampanya sloganına dönüşüyor. Duygusal karşılık buluyor ama kurumsal politika üretimine tam yansımıyor.

Oysa temsilin güçlü olduğu ülkelerde bu sesler yalnızca dinlenmez, karar süreçlerine kurumsal kanallarla taşınır. Almanya’da sendikalar, İngiltere’de yerel sanayi ve ticaret odaları, Kanada’da göçmen toplulukları, İspanya’da bölgesel meclisler yasama sürecinin fiilî paydaşlarıdır. İsviçre’de halk, hoşlanmadığı yasayı referandumla geri çevirebilir. Siyaset, monolog değil sürekli müzakere üzerine kurulur.

Türkiye’de ise ister iktidar ister muhalefet olsun, partiler hâlâ farklı dozlarda “yukarıdan konuşan” bir dil kullanıyor.

Oysa toplum artık sadece refah değil; adalet, liyakat, şeffaflık, öngörülebilirlik ve saygı talep ediyor. Bu talepler karşılanmadığında, güven duygusu aşınıyor ve siyasetle seçmen arasındaki bağ “aidiyet”ten “mecburiyet”e dönüşüyor.

Yeni Türkiye’ye Eski Siyaset Yetmiyor

Toplum gençleşiyor, kentleşiyor, dijitalleşiyor, meslek yapıları değişiyor. Gençler küresel bir dünyayla kıyas yapıyor; kadınlar ekonomik ve sosyal hayatta daha görünür; girişimcilik, teknoloji ve yaratıcı sektörler yeni bir orta sınıf oluşturuyor.

Ancak bu dönüşüm siyasetin kadro yapısına ve diline yeterince yansımıyor.

Gençler partilerde kendilerine gerçek bir gelecek görmüyor. Kadınlar çoğu zaman vitrinde kalıyor. Özel sektörün ve dijital ekonominin dili, politika tasarımında sınırlı yer buluyor. Tarım konuşuluyor ama tarımın yeni teknolojik ve finansal boyutları masaya yeterince gelmiyor. Sanayi anlatılıyor ama üretim hattındaki emekçinin ve mühendisin birlikte sözü duyulmuyor.

İtalya’da belediyecilik, Almanya’da eyalet siyaseti, İngiltere’de yerel milletvekilliği, İspanya’da bölgesel parlamentolar ulusal siyasetin ana kadro kaynağıdır. Gençler, kadınlar ve farklı meslek grupları bu kanallardan yukarı taşınır. Siyaset merkezde daralmaz; tabanda genişler.

Türkiye’de ise merkezîleşme arttıkça temsil havuzu daralıyor. Sonuçta seçmen, partilerle arasında duygusal değil, zorunlu bir bağ kuruyor. Umut yerine kaygı, vizyon yerine korku mobilize ediliyor.

Temsil Olmadan Güven, Güven Olmadan İktidar Olmaz

Siyasetin en temel yasası şudur: İnsanlar kendilerinden bir parça görmedikleri kadrolara kaderlerini emanet etmez. Anlamadıklarına güvenmez. Güvenmediklerine iktidar vermez.

Gerçek temsil, yalnızca oy almak değildir. İşçinin, çiftçinin, esnafın, mühendisin, öğretmenin, sağlıkçının, girişimcinin, gencin, kadının sesi kararın merkezine girmedikçe; siyaset topluma yukarıdan bakan bir yapı olmaktan kurtulamaz.

Türkiye’nin ihtiyacı yeni sloganlardan çok; yeni bir temsil ahlakına, yeni bir kadro kültürüne ve yeni bir siyaset diline sahip olmaktır.

Üç Tavsiye

1. Aday belirleme süreçleri tabana açılmalı.
Ön seçim, yerel yoklama ve meslek temsiline dayalı mekanizmalar göstermelik olmaktan çıkarılmalı; parti merkezlerinin tekeline son verilmelidir.

2. Kadro yapıları toplumsal çeşitliliği yansıtmalı.
Üretim dünyasından, kamu hizmetlerinden, özel sektörden, teknolojiden, tarımdan, gençlikten ve kadınlardan gelen isimler sembolik değil, belirleyici ağırlıkta karar masasında yer almalıdır.

3. Siyaset monologdan sürekli diyaloğa geçmelidir.
Partiler, sadece seçim dönemlerinde değil, her zaman toplumsal kesimlerle kurumsal müzakere kanalları işletmeli; politika tasarımı sahadan gelen veri ve geri bildirimle yapılmalıdır.

Aksi halde sandık kurulur, oylar sayılır, koltuklar değişir… Ama karar masasında yine herkes olur.
Bir tek Türkiye eksik kalır.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.