Trump’ın İpiyle Kuyuya İnilir mi?

8 Mayıs 2026

Donald Trump artık yalnızca bir Amerikan başkanı değil; yeni dünya düzeninin ruhunu temsil eden tartışmalı, tutarsız ama etkili bir figür haline geldi.

Öngörülemez, işlemci, baskıcı, pazarlıkçı, milliyetçi ve gerektiğinde kuralları zorlamaktan çekinmeyen bir lider profili. İlk başkanlık döneminde bunu gördük. Üstelik bütün o çalkantılı siciline rağmen Amerikan halkının önemli bir bölümünden yeniden destek alarak ikinci kez Beyaz Saray’a döndü. Ancak bu kez daha hazırlıklı, daha sert, daha özgüvenli ve kurumsal frenlerden daha az etkilenen bir Trump tablosu ortaya çıktı. Küresel sistemi hâlâ narsist bir özgüvenle sarsmaya devam ediyor.

Bir taraftan Çin’e karşı ekonomik savaş dili kullanıyor, diğer taraftan Pekin’le büyük pazarlık arayışına giriyor. Xi Jinping ile yeniden görüşme hazırlıkları yapılıyor. Ukrayna savaşını “48 saatte bitireceğini” söylüyordu ama savaş hâlâ sürüyor. İran konusunda ağır tehditlerle müzakere mesajları arasında gidip gelen zigzaglı bir politika izliyor.

Kanada’dan Grönland’a kadar uzanan sıra dışı çıkışlarla Amerikan nüfuz alanını genişletme arzusunu açık biçimde ortaya koyuyor. Venezuela’ya yönelik müdahaleci yaklaşımını sürdürüyor, Küba dosyasında yeniden sertleşme sinyalleri veriyor. İklim değişikliği politikalarında geri adımlar atıyor. Tarifeleri yeniden küresel baskı aracı haline getiriyor. NATO’nun geleceği konusunda bile Batı dünyasında ciddi kaygılar oluşuyor.

Bütün bunlar Trump’ın güvenilirliğini hem uluslararası sistemde hem de kendi ülkesinde ciddi biçimde aşındırdı. Ancak ilginç olan şu ki, güvenilirliği azaldıkça caydırıcılığı tamamen kaybolmuyor. Çünkü herkes aynı soruyu sormaya devam ediyor:

“Ya gerçekten yaparsa?”

Belki de Trump’ın en büyük gücü tam burada yatıyor: belirsizlik üretmek.

Dostluk Söylemi ile Güç Siyaseti Arasında

Trump’ın Türkiye’ye yaklaşımı da bu çerçevede okunmalı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan için kullandığı “güçlü lider”, “sevdiğim dost” gibi ifadeler Ankara’da doğal olarak dikkat çekiyor. Özellikle Biden dönemindeki Ankara-Washington hattındaki soğuk atmosfer düşünüldüğünde bu ton farkı önemseniyor. Nitekim Biden döneminde Türk-Amerikan ilişkileri uzun süre mekanik, mesafeli ve düşük yoğunluklu ilerledi. Ankara birçok başlıkta Washington’da kendisini dışlanmış hissetti. Yaptırımlar uygulandı. Liderler arasındaki temas eksikliği bile başlı başına diplomatik bir mesaja dönüşmüştü.

Bu nedenle Trump dönemi gerçekten de bir fırsata dönüşebilir. Karadeniz güvenliği, NATO’nun güney kanadı, enerji geçişleri, savunma sanayii, Orta Koridor, Çin’in çevrelenmesi, Kafkasya dengesi ve Orta Doğu’daki kırılganlıklar gibi alanlarda Türkiye ile ABD arasında ciddi ortak çıkar alanları bulunuyor.

Trump’ın lider merkezli ve pragmatik yaklaşımı, Biden döneminde kilitlenen bazı dosyaların yeniden açılmasını sağlayabilir. Ancak tam da burada Ankara’nın çok dikkatli olması gereken nokta başlıyor. Çünkü Trump diplomasisi dostluk üzerine değil, işlemcilik üzerine kurulu. Gerektiğinde baskıya, ekonomik şantaja ve dosya siyasetine başvurabiliyor.

Bunu geçmişte gördük.

Rahip Brunson krizinde Trump yönetimi Türkiye ekonomisini açık biçimde hedef aldı. Yaptırım tehditleri savruldu. Ve hafızalara kazınan, bugün Trump Tower’da sergilenen tarihin en gayri diplomatik yazışmalarından biri geldi:

“Don’t be a fool.”

Bu olay aslında Trump dış politikasının küçük bir özeti gibiydi. Önce kişisel ilişki kurmak, ardından baskı uygulamak, sonra pazarlığa oturmak ve gerektiğinde yeniden pozisyon değiştirmek.

Yani mesele hiçbir zaman gerçek anlamda dostluk değil; Amerikan çıkarlarının nerede başlayıp nerede sertleşeceği.

Tom Barrack ve Yeni Amerikan Yaklaşımı

Bugün Ankara’da dikkatle izlenen başka bir unsur daha var: Tom Barrack faktörü.

Trump’ın Türkiye’ye gönderdiği büyükelçi Barrack’ın yaptığı açıklamalar, İstanbul merkezli yoğun diplomasisi ve bölgesel entegrasyon vurguları Ankara’da bazı soru işaretleri yaratıyor. Özellikle İstanbul’da yaşaması ve çevre coğrafyada daha görünür olması, Ankara’ya mesafeli bir görüntü vermesi ve Türkiye’yi daha geniş bir bölgesel mimarinin parçası gibi konuşması dikkat çekiyor. Hatta bazı çevrelerde gizli bir gündemi olduğu yönünde yorumlar yapılıyor.

Bu durum Türk karar verici çevrelerinde şu soruyu güçlendiriyor:

Washington Türkiye ile klasik devlet ilişkisi mi kuruyor, yoksa Türkiye’yi daha büyük bir bölgesel yeniden yapılanma projesinin merkezinde ama aynı zamanda denetlenebilir bir aktör olarak mı görüyor?

Çünkü ABD açısından dosyalar son derece büyük ve iç içe geçmiş durumda. İsrail’in güvenliği, Doğu Akdeniz enerji mimarisi, Kıbrıs, Suriye’de Kürt yapılanması, Orta Koridor, Kafkasya geçişleri ve Çin’in Kuşak ve Yol projesine alternatif arayışları artık tek tek değil, bütüncül bir stratejik denklem içinde değerlendiriliyor.

Washington Türkiye’yi vazgeçilmez görüyor olabilir. Ancak aynı Washington, Türkiye’nin fazla bağımsız hareket etmesini sınırlamak da isteyebilir. Ankara’daki temel kaygı tam burada yatıyor: yakınlık ile bağımlılık arasındaki ince çizgi.

Yeni Dünya Düzeni: Dostlukların Değil Kaldıraçların Çağı

Aslında mesele yalnızca Trump değil.

Trump, yeni dönemin habercisi.

Daha sert, daha milliyetçi, daha korumacı, daha parçalı ve daha acımasız bir uluslararası sistemin sembolü haline geldi. Artık büyük güçler ilişkileri değerler üzerinden değil; kaldıraç kapasitesi üzerinden okuyor.

Finans sistemi, yaptırımlar, savunma sanayii, enerji koridorları, teknoloji bağımlılığı, veri akışları ve lojistik ağlar yeni dönemin baskı araçlarına dönüşmüş durumda.

Bu nedenle Türkiye’nin yapması gereken şey ne romantik Amerikan karşıtlığı ne de romantik ve naif Amerikan dostluğu.

Asıl ihtiyaç, soğukkanlı bir stratejik denge siyaseti.

Türkiye, Trump dönemini fırsata çevirmeye çalışmalı. Ekonomik ilişkileri güçlendirmek, savunma işbirliğini geliştirmek, enerji ve lojistik alanlarında ortak çıkar üretmek ve Washington’daki erişim kapasitesini artırmak Ankara’nın yararına olabilir.

Ancak aynı anda Avrupa, Rusya ve Çin bağlantılarını koruması, alternatif ticaret ve finans kanalları geliştirmesi, savunma ve teknoloji bağımsızlığını artırması ve ekonomik kırılganlıklarını azaltması gerekiyor.

Çünkü yeni dünyada en büyük risk, tek bir güce aşırı bağımlılık.

Trump’ın İpiyle Kuyuya İnilir mi?

Evet, Trump’la çalışılır. Hatta bazı alanlarda sonuç da alınabilir.

Ancak Trump’ın ipiyle kuyuya inerken bir gerçeği asla unutmamak gerekir:

O ipin ne zaman çekileceğini kimse tam olarak bilemez.

Uluslararası ilişkilerde en büyük hata, taktik yakınlaşmayı stratejik dostluk sanmaktır. Hele ki konu Trump ise.

Yeni dünyanın gerçeği serttir. Kalıcı dostluklardan çok geçici çıkar ortaklıklarının öne çıktığı bir dönemden geçiyoruz.

Ve bu dönemde ayakta kalacak ülkeler, büyük güçlerin gölgesine sığınanlar değil; hepsiyle ilişki kurarken kendi stratejik bağımsızlığını koruyabilenler olacaktır.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.