“Aşılması en zor mesafe, bazen aynı odada oturan iki insanın arasındadır.”
–Defterimden, kime ait olduğunu hatırlamadığım bir cümle-
Eskide kalmış bir akşam yemeği var içimde.
Masa kalabalık, sofrayı belki de ben kurmuşum, ortam sıcak, sesler birbirine değiyor.
Değişik yerlerde çok kez yaşanmış olabilir bu, evde, bahçede, deniz üstünde.
Kimse geç kalmamış. Kimse acele etmiyor. Kimse telefonuna bakmıyor. Sözler yavaş. Herkes konuşanı dinliyor, bakışlar birbirinin yüzünde.
Ve o Yüz denilen içbükey aynalar henüz kızarabiliyor.
Utanmak, öylesi bir sofrada ‘herkesin paylaştığı sessiz bir dil’ gibidir.
Yüksek sesli değildir o dil, ama onu bilen herkes duyar.
Hafızamda o dilin olmadığı başka masalar da var.
Bazıları geç gelerek diğerlerini bekletmiş. Kiminin sesi bütün konuşmaların üstünü örtüyor orada, yüksek sesle konuşmak coşku sanılıyor, belki haberler geride akıyor ona bakıyor biri, kimse tam olarak kimseye bakmıyor…
Kimi sanki istemeyerek orada, eğreti, sanki bu hafif sezilsin de istiyor.
Telefonlarda ardı arkası kesilmeyen mesajlar.
Söylenecek bazı cümleler boğazda kalıyor.
Çünkü tatsızlık olmasın, ortam bozulmasın isteniyor.
Ama Gerçek orada değil.
Samimiyet de.
Gecenin ilerleyen saatlerine erteleniyorlar o ikisi içinizden, çoğu zaman da hiç gelmiyor.
Utanmak da böyle çekilmiş olabilir mi, mesela masalardan, sessizce eksikliği normalleştirilerek?
Artık bir olumsuzluk aşikâr olduğunda bile – belli belirsiz kısa bir an dışında- yüzler kızarmıyor.
Yanlış görülmediği sanıldığında, hiç yokmuş sayılıyor.
Kimse kötü değil, peki, ama kimse de gerçekten masum filan değil.
Arada kalan o incecik yerde, insan kendine bile bir şey söyleyemez oluyor.
Eskiden bakışlar vardı. İnsanı tutan, durduran, hatırlatan.
Şimdi kişisel vurdumduymazlıklar, uydurulmuş gerekçeler var.
Yeni nesil normlar, farklı normaller. Yeni üsluplar var.
Ama onların karşısında da yorgun düşmeler, suskunluklar, mecburiyetler oluşuyor.
Utanmak, bu ‘yeni dil’de fazla ağır ve de fazla eski; bir yük gibi kalıyor.
Gel gör ki, insan, belleğindeki o eski masaları bütünüyle unutamıyor.
Bir yanlış normalleştirildiğinde, içi daralıyor. Herkes sustuğunda , içinde bir şey konuşuyor.
Hayatı artık öyle kabul etmek varken, kendini kurcalamak etrafta tuhaf sayılıyor.
Ama ola ki o hayat, herkes için, o kadar pürüzsüz ilerlemiyordur.
O, eski sofralar unutulmasın istiyordur bazıları.
Yakınlarının yüzüne bakarken, bazı şeyleri konuşamadığını biliyordur…
Bana sorulursa, İnsan biraz tam da böyle, içindeki huzursuzlukla İnsan kalıyor.
Eğer Yalansız yaşamaya çalışmak, oluşan iç huzursuzluğu susturmamak demek ise.
Her şeyi düzeltmek değil elbette; ama her şeye kolayından alışmamayı sürdürmekse.
Kendine sessiz bir sadakat gibi.
Utanmak hâlâ mümkün tabiî.
Ama artık kalabalıkta rastlanan, bir saygı belirtisi, bir erdem değil de, tek başına taşınan bir duygu olarak.
Akışa uymamayı, gerekiyorsa herkese makul görünmemeyi, “abartıyorsun” denmesini göze alanların bir küçük yükü gibi.
Belki de bugün, utanmayı unutanlarla birlikte yaşarken yalansız kalabilmek, eskide kalmış bir akşam yemeğindeki içtenliğin unutulmamasını arzu etmek.
Her şeyi değiştirmez belki bu; ama insanın hiç değilse kendi yüzüne bakabilmesini hâlâ mümkün kılar.