“Emekli” kelimesi kulağa masum geliyor.
Hatta çoğu toplumda bir tür onur nişanı gibi taşınıyor.
Uzun yıllar çalıştınız, prim ödediniz, yoruldunuz. Artık dinlenmeyi “hak ettiniz.”
Modern refah devletinin bize anlattığı hikâye bu.
Fakat bu rahatlatıcı anlatı, aslında çağımızın en pahalı yanılgılarından biri olabilir.
Çünkü emeklilik, sadece ekonomik bir statü değişikliği değildir.
İnsan organizması için aynı zamanda biyolojik ve zihinsel bir geri çekilme sinyalidir.
Ve beden, bu sinyali bizim sandığımızdan çok daha ciddiye alır.
Biz “ödül” zannederiz.
Biyoloji ise “misyon tamamlandı” diye okur.
Aradaki fark, hayatın kalan kalitesini belirler.
Biz emekliliği takvimle ölçüyoruz: 60, 65, 67…
Oysa beyin takvime bakmaz.
Beyin anlama bakar.
Yıllarca karar veren, sorun çözen, ekip yöneten, sosyal ağların merkezinde duran bir birey, bir gün “artık bana ihtiyaç yok” mesajını verdiğinde, bu durum zihinsel sistemde bir ödül olarak değil, bir kapanış olarak algılanır.
Biyolojinin dili acımasızdır.
Misyon bitiyorsa, sistem de yavaşlamaya başlar.
Son yıllarda nörobilim ve halk sağlığı araştırmaları bunu giderek daha net ortaya koyuyor:
•bilişsel keskinlikte hızlanan düşüş,
•kalp-damar risklerinde artış,
•sosyal izolasyona bağlı depresyon,
•motivasyon ve amaç kaybı.
Emeklilik sonrası ilk üç-beş yılın, birçok insan için sessiz ama hızlanan bir fiziksel ve zihinsel gerileme dönemi olması artık istisna değil, neredeyse kural.
Biriktirilmiş servet, yazlık ev, iyi bir emeklilik fonu…
Hiçbiri tek başına bu boşluğu dolduramıyor.
Çünkü sorun finansal değil.
Sorun varoluşsal.
Dünyanın en uzun yaşayan toplumlarına baktığınızda dikkat çekici bir ortaklık görüyorsunuz.
Okinawa, Sardinya, Ikaria…
Bu bölgelerde Batı tipi emeklilik kültürü neredeyse yok.
İnsanlar “işi bırakmıyor.”
Sadece işin şeklini değiştiriyor.
Daha az stresli ama daha anlamlı roller üstleniyorlar:
Küçük üretimler, topluluk sorumlulukları, bilgi aktarımı, gönüllülük, zanaatkârlık…
Tempo düşüyor, fakat hayatla bağ kopmuyor.
Fark daha çok çalışmak değil.
Fark, kendini sistemin dışına atmamak.
Çünkü insan ancak işe yaradığını hissettiği sürece canlı kalıyor.
Sanayi çağının icadı olan emeklilik modeli sert bir kırılma yaratıyor.
Bir gün yüzde yüz sorumluluk.
Ertesi gün neredeyse sıfır yükümlülük.
Bu ani geçiş, insan doğasına aykırı.
İnsan organizması hafif ama sürekli uyarılmaya ihtiyaç duyar:
Sosyal temas, problem çözme, katkı sağlama hissi, birilerinin size güvenmesi…
Bunlar ortadan kalktığında sistem yavaş yavaş kapanmaya başlar.
Bağışıklık zayıflar.
Metabolizma ağırlaşır.
Zihinsel esneklik kaybolur.
Ekonomistler buna “üretkenlik kaybı” der.
Doktorlar “erken yaşlanma.”
Ben daha basit bir kelime kullanıyorum:
Çözülme.
Bu nedenle gelişmiş ülkelerde yeni bir yaklaşım yükseliyor:
“İkinci Perde” anlayışı.
Bu, tam zamanlı işe geri dönmek değil.
Ama tamamen kenara çekilmek de değil.
Daha seçici, daha esnek, daha anlamlı bir üretkenlik modeli:
danışmanlık,
mentorluk,
yazarlık,
yönetim kurulu üyeliği,
sosyal girişimler,
zanaatkârlık,
topluluk projeleri…
Düşük yoğunluk, yüksek anlam.
Bu model yalnızca bireyin zihinsel ve fiziksel sağlığını korumuyor.
Aynı zamanda toplum için de ekonomik bir kazanç yaratıyor.
Tecrübe çöpe gitmiyor.
Bilgi birikimi aktarılıyor.
Kuşaklar arası bağ güçleniyor.
Kısacası, hayatın birikimi rafa kaldırılmıyor; dolaşımda kalıyor.
Orta sınıfa uzun yıllar satılan emeklilik hayali nettir:
Bir ev.
Biraz seyahat.
Bahçe.
Torunlar.
Bol bol boş zaman.
Kulağa hoş geliyor.
Ancak gerçek hayatta “hiçbir şey yapmamak”, çoğu zaman hızlandırılmış yaşlanma anlamına geliyor.
Bunu çevremde defalarca gördüm.
Yıllarca emeklilik gününü bekleyen insanlar, o gün geldiğinde birkaç yıl içinde hem fiziksel hem zihinsel olarak dramatik bir düşüş yaşayabiliyor.
Çünkü insan biyolojisi, topluluk içinde işe yarayan bireyi hayatta tutmak üzere evrimleşti.
Kendini gereksiz ilan eden birey, farkında olmadan bu önceliği kaybediyor.
Belki de en büyük hata şu:
Emekliliği bir varış noktası sanıyoruz.
Oysa o sadece bir eşik.
Doğru kurgulanırsa ikinci bir üretkenlik çağı.
Yanlış yorumlanırsa sessiz bir geri çekilme.
Bugünün asıl sorusu şu:
“Artık kime, neye ve nasıl katkı sağlıyorum?”
Bu soruya net bir cevabı olanlar sadece daha uzun yaşamıyor.
Daha dirençli, daha zinde, daha anlamlı yaşıyor.
Tavsiye ederim:
Üzerinde “emekli” yazan kartvizitleri imha edin.
Yerine yeni bir meydan okuma yazın.
Yeni sulara yelken açın.
Çünkü hayatın ikinci perdesi, çoğu zaman ilkinden daha yaratıcı, daha özgür ve daha canlıdır.