23 Nisan yaklaşırken… Çocuklara armağan edilmiş bir bayrama, onların en güvende olması gereken yerlerde yaşanan acılarla giriyoruz. Bu, hepimiz için bir yüzleşme anı olmalı. Geleceğin çocuklarda olduğunu söyleyip onları koruyamıyorsak, sözlerimizin hiçbir anlamı kalmaz.
Bugün okullarda yaşanan dehşet olaylarını yalnızca bireysel vakalar olarak görmek büyük bir hata olur. Bu, toplumsal bir meselenin yansımasıdır. Çözüm de ancak toplumsal bir bilinçle mümkün olabilir. Toplumsal dayanışma, bilinçli müdahale ve koruyucu politikalarla çocuklarımızın kendilerini güvende hissettikleri ortamlar yaratmak zorundayız. Okul nedir?
Yalnızca ders görülen bir bina değildir. Okul; bir çocuğun kendini güvende hissettiği, büyüdüğü, dünyayı tanımayı öğrendiği ve hayata hazırlandığı bir yuvadır. Bir çocuğun sesi titremeden konuşabildiği, hata yapmaktan korkmadığı, kim olduğunu keşfettiği yerdir. Bu yüzden okul, sadece eğitim değil, aynı zamanda karakterin, vicdanın ve toplumsal bağın inşa edildiği bir alandır.
Peki biz okula ne öğrenmek için gideriz? Matematik, tarih ya da fen elbette önemli. Ama asıl öğrenmemiz gereken birlikte yaşamak, saygı duymak, empati kurmak ve farklılıklarla barış içinde var olabilmektir. Okul, insan olmayı öğrenme yeridir.
Yakın geçmişte okulun ve öğretmenin toplumdaki yeri çok farklıydı. Öğretmen, yalnızca bilgi aktaran biri değil; aynı zamanda yol gösteren, örnek alınan, saygı duyulan bir figürdü. Okul ise güvenli bir sığınaktı. Çünkü okul, çocukları yalnızca sınavlara değil hayata hazırlayan; onlara doğruyu yanlıştan ayırmayı, sorumluluk almayı ve vicdanla karar vermeyi öğreten bir yerdi. Bir öğretmenin bir çocuğun hayatına dokunuşu, bazen bir ailenin, bazen bir toplumun geleceğini değiştirecek kadar güçlüydü.
Bugün geldiğimiz noktada bu saygının aşındığını, hatta kimi zaman tamamen yok sayıldığını görmek acı verici. İçimizde tarif etmesi zor bir kırılma hissi var. Sanki bir şeyleri yavaş yavaş kaybettik; önce dili, sonra sabrı, sonra da birbirimize olan güveni…
Küçücük çocuklar bu hale nasıl geldi? Şimdi birbirimize sorduğumuz en ağır soru bu. Ama bu sorunun tek bir cevabı yok. İçinde yaşadığımız siyasi iklimin dili ve tavrı, toplumun geneline yayılan sertlik ve kutuplaşma, çocukların dünyasını da şekillendiriyor. Televizyon yayınlarında şiddetin sıradanlaştırılması, hatta kimi zaman özendirilmesi; çizgi filmlerin bile değişmesi, dijital oyunların şiddeti besleyen yapısı… İnsanların en küçük anlaşmazlıkta bile birbirine saldırdığı bir atmosfer yaratıyor. Bu atmosferde büyüyen bir çocuğun şiddeti normal görmemesi neredeyse imkânsız hale geliyor.
Peki bu dehşeti yaşayan çocukların psikolojisi nasıl iyileşecek, bunu düşünen var mı? Bir çocuğun zihninden korkuyu silmek, ona yeniden güven duygusu kazandırmak kolay mı? O sınıfa tekrar girdiğinde, o koridordan yeniden geçtiğinde ne hissedecek? Gece uyuyabilecek mi, yoksa her sesi bir tehdit mi sanacak? Biz çoğu zaman olayın kendisini konuşuyoruz; ama o olayın çocukların içinde açtığı yarayı görmezden geliyoruz. Oysa asıl sorumluluğumuz, o yarayı sarmak.
Bir diğer ürkütücü gerçek ise silahların bu kadar yaygın olması. Neredeyse her evde bir silah bulunması ve erkekliğin silah kullanmakla özdeşleştirilmesi, çocuklara yanlış ve tehlikeli bir güç algısı sunuyor. Gücün merhametle değil, zorbalıkla ölçüldüğü bir anlayışın bedelini hep birlikte ödüyoruz.
Amin Maalouf’un şu sözleri durumu çarpıcı biçimde özetliyor: “Mahallede en çok saygı gören lüks arabalı kaçakçı. Gençler ona özeniyor. Kaçakçının öğretmenden çok saygı gördüğü toplum bitmiştir.” Eğer rol modellerimiz değiştiyse, çocukların yönünü kaybetmesi kaçınılmazdır.
Doğan Cüceloğlu ise başka bir kapı aralıyor: “Mükemmel değil, merhametli çocuklar yetiştirin. Karıncaları ezmeyen, ağaç dallarını kırmayan, çiçekleri ezip geçmeyen, sevgiyi hissetmeyi ve hissettirmeyi bilen çocuklar.” Belki de tam olarak ihtiyacımız olan şey bu: başarıdan önce vicdanı koyabilmek.
Bugün okullarda yaşanan dehşet olaylarını yalnızca bireysel vakalar olarak görmek büyük bir hata olur. Bu, toplumsal bir meselenin yansımasıdır. Çözüm de ancak toplumsal bir bilinçle mümkün olabilir. Toplumsal dayanışma, bilinçli müdahale ve koruyucu politikalarla çocuklarımızın kendilerini güvende hissettikleri ortamlar yaratmak zorundayız.
23 Nisan yaklaşırken… Çocuklara armağan edilmiş bir bayrama, onların en güvende olması gereken yerlerde yaşanan acılarla giriyoruz. Bu, hepimiz için bir yüzleşme anı olmalı. Geleceğin çocuklarda olduğunu söyleyip onları koruyamıyorsak, sözlerimizin hiçbir anlamı kalmaz.
Bu sorumluluk yalnızca okulların değil. Hükümetten yerel yönetimlere, ailelerden medyaya kadar herkesin payı var. Çocuklar ve gençler için güvenli, sağlıklı ve insani eğitim ortamları oluşturmak bir tercih değil, bir zorunluluktur. Günü kurtaran değil, kalıcı ve doğru önlemlerle bu karanlığı aşabiliriz.
Kaybettiğimiz canlara rahmet, ailelerine dayanma gücü diliyorum. Yaralı olanlara acil şifalar…
Ve umarım, bir daha hiçbir çocuk okula korkarak gitmez.
21 Nisan 2026 - Korkunun adı: Okul
7 Nisan 2026 - Dijital Çağda Gerçek Zenginlik
31 Mart 2026 - Daralma: Rafın Altı mı, Vitrinin Zirvesi mi?
Feza Turunçoğlu Kimdir?
Feza Turunçoğlu, Türkiye’de marka, pazarlama ve reklam sektöründe uzun yıllarını geçirmiş deneyimli bir profesyoneldir. Marka yaratma, spor pazarlaması, marka yönetimi ve iletişim konularında derin bilgi birikimine sahiptir.
Reklam ajanslarında yönetim ekibinde çalışmış, yürütme kurullarında yer almış, ülke için önemli birçok markanın büyüme süreçlerine katkıda bulunan ekipleri yönetmiştir.
Feza Turunçoğlu’nun kariyeri boyunca edindiği deneyimler ve sektördeki bilgisi, markaların stratejik iletişimini yönetme yeteneği ve kriz dönemlerinde markaların nasıl yönetilmesi gerektiğine dair görüşleri sektörde önemli bir referans niteliği taşır.
Bu dönemde; finanstan otomotive, gıdadan içecek markalarına, kamu projelerinden kişisel bakıma Türkiye’nin en önemli ve büyük bütçeli markaları ile çalışma, stratejilerinde söz sahibi olma ve değer yaratma şansı yakalamıştır.
Daha sonra Türkiye’nin bilinirliği ülke dışına da taşan ve ülkenin en değerli markalarından biri olan Vestel’de 10 sene boyunca Vestel Pazarlama iletişimi ve Perakende Pazarlama Liderliği yaparak; pazarlama iletişimi ve sponsorlukların yanı sıra, markanın stratejisi ve bütçe yönetiminde de söz sahibi oldu.
Vestel döneminde en sevdiği işlerinden biri “Biz Voleybol Ülkesiyiz” stratejisinin oluşturulması ve hayata geçişinde üstlendiği rolü oldu. ‘Biz Voleybol Ülkesiyiz’ iletişimi ile marka, hem tüketicinin gönlünü kazanırken hem de sayısız ödül kazandı.
Türkiye’de ‘Spor Pazarlaması’ denince, akla ilk gelen isimlerden.
Feza kendisini; reklam, pazarlama ve iletişim stratejisi alanlarında 30 yıllık deneyimi ile “ marka danışmanı” olarak tanımlıyor.
Vestel sonrası, bağımsız marka danışmanı olarak farklı projelerde ‘sevdiği ve inandığı’ markalara katkı sağlamaya keyifle devam ediyor.
Ve halen en çok voleybol izlemeyi seviyor.