Kötülüğün Yeni Biçimi: Sessiz Etik İhlaller

26 Nisan 2026

Dün Poel Adası’nda yaşam mücadelesi veren Timmy vakasında dikkatimi çeken şey şuydu:

Dünya türlü vahşetlerle doluyken, insanlar bir balinanın kurtarılmasına da aynı anda önem verebiliyor.

Bu çelişki yeni değil.

Yeni olan şey, artık bunun bir çelişki olarak bile hissedilmemesi.

Bir zamanlar güç, toplumsal tepki verebilmekti.

İtiraz edebilmek, öfkelenebilmek, karşı koyabilmek…

Korku, utanç, merhamet…

Bunlar birer “karar” değil, birer “karşılaşma”ydı.

Bugün ise ilk kez bir şey kırılıyor: Tepki verme zinciri değil, tepkiyi doğuran iç dünya.

Artık insan yalnızca davranışlarını değil, o davranışları doğuran duygusal eşiği de düzenleyebiliyor.

Teknoloji, tepkinin öncesine yerleşiyor:

Kaygıyı azaltıyor, empatiyi artırıyor ya da bastırıyor, dikkati daraltıyor, duygu eşiklerini yeniden kuruyor.

Sorun yavaşça şuraya kayıyor:

“Nasıl tepki veriyorsun?” değil,

“Neye tepki verecek şekilde ayarlandın?”

Buradan yeni bir güç biçimi doğuyor:

Tepki vermemek.

Ama bu, Stoacı bir bilgelik değil.

Bu, teknik olarak mümkün hale getirilmiş bir duygusal sessizliktir.

İnsan görür ama etkilenmez.

Duyar ama sarsılmaz.

Tanık olur ama karışmaz.

Büyük haksızlıklar olur, ama iç sistem kıpırdamaz.

Çünkü sistem, kıpırdamayacak şekilde ayarlanmıştır.

Hannah Arendt kötülüğün sıradanlığını anlatırken düşünmenin askıya alınmasının etik bir çöküş yarattığını göstermişti.

Bugün mesele düşünmemek bile değil.

Daha derin bir şey var:

İnsan, ne kadar hissedeceğini ayarlayabilir hale geliyor.

Acıyı biraz azaltmak, başkasının acısını biraz uzaklaştırmak, zor kararların ağırlığını hafifletmek…

Bunlar artık karakter değil, ayardır.

Ve ayar yapılabildiğinde, etik yerinden kayar.

Çünkü etik, büyük ilkelerden çok küçük sarsıntılarla yaşar:

Bir rahatsızlık, bir çekince, bir “burada bir şey yanlış” hissi.

Eğer bu sarsıntı ortadan kalkarsa, ihlalin sesi de kaybolur.

Artık insan, kendini kötü hissetmeden yanlış yapabilir.

Kötülük burada niyetten çıkar, eksik hassasiyetin doğal sonucu haline gelir.

Ve en tehlikelisi budur:

Çünkü bağıran kötülük fark edilir, sessiz olan ise normalleşir.

Bu durum en önce uzaklarda değil, en yakın ilişkilerde görünür olur.

Bir zamanlar birbirinin en küçük değişimini hisseden iki insan düşünelim.

Zamanla biri daha az etkilenmeye başlar.

Daha az sarsılır. Daha az tepki verir. Daha az hisseder.

Bu dışarıdan “olgunluk” gibi görünür.

Ama içeride olan şudur:

Bağ azalır.

Bir taraf anlatır, diğeri dinler ama etkilenmez.

Bir taraf kırılır, diğeri anlar ama hissetmez.

Ve tekrarlandıkça arada sessiz bir boşluk oluşur:

“Ben yalnızım.”

İlişkiler çoğu zaman büyük ihanetlerle değil, küçük tepkisizliklerle çözülür.

Ve en zor kısım şudur:

Bu durum işe yaradığı için geri dönüş zorlaşır.

Çünkü daha az hisseden daha az yorulur, daha az etkilenen daha rahat karar alır, daha az tepki veren daha az çatışır.

Sistem çalışır.

Çalışan şey tekrar edilir.

Böylece etik ihlal bir tercih olmaktan çıkar, bir alışkanlığa dönüşür.

Bir süre sonra daha fazla hissetmek “fazla” görünür.

Daha fazla tepki vermek “abartı” sayılır.

Erdem değil, zamana uymama haline gelir.

Ve tüm bunlar olurken kimse kendini kötü biri olarak görmez.

Ama insanlar kırılır, ilişkiler çözülür, bağlar kopar.

Çünkü eksilen şey niyet değil, hassasiyettir.

Hassasiyet sistemli biçimde azaldığında, etik ihlal kaçınılmaz hale gelir.

Çünkü insan artık sadece nasıl davranacağını değil, neye tepki vereceğini de ayarlayabilmektedir.

Ve bu şu anlama gelir:

İstenirse, kötülüğe tepki vermemek teknik olarak mümkündür.

O zaman etik, insani bir mücadele olmaktan çıkar, bir ayar meselesine dönüşür.

Ve ayar yapılabiliyorsa, kapatma da mümkündür.

Neye tepki vermeyeceğini seçebildiğin bir dünyada, vicdan hâlâ sürekli açık kalan bir alan mıdır, yoksa gerektiğinde kapatılabilen bir devreye mi dönüşür?

Ve insan, böyle bir varlık olarak hâlâ “vicdan sahibi” sayılabilir mi?

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.