Türkiye’nin bir kez daha biraz tuhaf bir döneme girdiğini düşünüyorum.
Uzun süre birçok şeyin açıkça söylenmediğinden şikâyet ettik.
İmaların, diplomatik cümlelerin, yarım ağız konuşmaların, üzeri örtülen meselelerin arasında; bir oraya bir buraya çekiştirilerek yaşadık.
İnsanlar ne düşündüğünü söylemiyor, söyleyemiyor ya da söylemek istemiyordu.
Ama mesele sadece suskunluk değildi.
Birçok insanın asıl itirazı, doğru ve dürüst olmayan şeylerin zamanla normalleşmesineydi.
Eğilip bükülen gerçeklerin, yarım doğruların, görünüşü kurtarmaya yarayan cümlelerin, herkesin bildiği ama kimsenin tam olarak konuşmadığı kabullerin giderek sistemleşmesineydi.
Bir noktadan sonra bazı yanlışlar istisna olmaktan çıktı; işleyişin sıradan bir parçası haline geldi.
İnsanlar buna itiraz etti.
Çünkü hakikatin üzerinin örtülmesinden daha yorucu olan şey, örtünün hayatın doğal bir parçası gibi kabul edilmeye başlanmasıydı.
İnsan aslında karşısındakine inanmak istiyor.
Her şeyi denetleyerek, her sözü şüpheyle karşılayarak yaşamak çok yorucu.
Güven dediğimiz şey de biraz buradan doğuyor.
Karşımızdakinin söylediği ile düşündüğünün, vaat ettiği ile yapacağının birbirine yakın olduğuna inanabilmekten.
Belki bu yüzden insanlar doğru veya dürüst olmayan şeylerin sistemleşmesine itiraz etti.
Çünkü mesele yalnızca yanlış bilgi ya da eksik açıklama değildi.
Güvenin aşınmasıydı.
İnsan her gün biraz daha fazla ihtiyatlı olmak zorunda kalıyordu.
Her cümlenin arkasında başka bir niyet aramak, her sözün altında başka bir hesap aramak zorunda kalıyordu.
Oysa dürüst hayat biraz da bunun tersidir.
İnsanların birbirlerini sürekli çözmeye çalışmak zorunda kalmadığı bir hayat.
Söylenen sözün peşinden ayrıca bir tercüman, bir denetleyici gerekmeyen bir hayat.
İnanmanın saflık sayılmadığı, güvenmenin aptallık olarak görülmediği bir hayat.
Bugün yaşadığımız açıklık arzusunun kökünde biraz da o yorgunluk var.
Şimdi ise başka bir yere savrulmuş gibiyiz.
Sanki çağın yeni erdemi filtresizlik oldu.
“Ne düşünüyorsan söyle.”
“İçinden geçeni dök.”
“Acı da olsa gerçekleri söyle.”
Bunlar ilk duyulduğunda ferahlatıcı geliyor.
Ama bir süre sonra insan şunu fark ediyor:
Her söylenen şey hakikat olmuyor.
Her açıklık cesaret olmuyor.
Her dürüstlük de bilgelik olmuyor.
Bazen dürüstlük adına söylenen şeyler düşüncenin yerini alıyor.
İnsanlar artık söylediklerinin doğru olup olmadığını değil, doğrudan söyleyip söylemediklerini önemsiyor.
Sanki cümlenin değeri içeriğinden değil, filtresiz oluşundan geliyor.
Bir de bunun gündelik hayattaki küçük karşılıkları var.
Birisi kurnazca olduğunu kendisinin de bildiği bir teklifle gelir.
Karşısındaki de bunu fark eder.
Ama çoğu zaman çözüm üretmek yerine halk arasında sık duyulan o cevap verilir:
“Alır da kaçar mısın?”
Bu cümlenin amacı meseleyi çözmek değildir.
Aslında herkes ne olduğunu anlamıştır zaten.
Teklif sahibi teklifinin ne kadar eğri durduğunu bilir.
Karşısındaki de bunu bildiğini göstermek ister.
Ortaya hakikatin konuşulduğu bir an çıkmaz.
Karşılıklı bir teşhir anı çıkar.
Kimse meseleyi tartışmaz.
Kimse neden yanlış olduğunu anlatmaz.
Sadece birbirine “seni çözdüm” mesajı verir.
Son yıllarda dürüstlük adına yaşadığımız şeylerin bir kısmı da buna benziyor sanki.
Bir yanlışı anlamaya ya da düzeltmeye çalışmaktan çok, onu yakalayıp göstermek peşindeyiz.
Muhakemenin yerini teşhir zorunluluğu alıyor.
Çözümün yerini teşhis.
Hakikatin yerini ise çoğu zaman zekice bulunmuş bir cevap.
Oysa bir şeyi yakalamış olmak, onu aşmış olmak anlamına gelmiyor.
Belki de uzun süre yaşanan bir aşırılığa verilen tepkinin içindeyiz.
Ama insanın aklına şu soru geliyor:
Bir tefritten diğerine gitmek gerçekten gelişme sayılır mı?
Eski yanlışın fark edildiğini gösterir belki.
Ama her fark ediş olgunlaşma değildir.
Bazen sadece sarkacın öbür uca vurmasıdır.
Bu duygu bana başka bir şeyi de hatırlatıyor.
Türkiye’de birçok tartışmanın görünmeyen arka planında aynı cümle dolaşıyor sanki:
“Bugün seninse, yarın benim günüm.”
Yüksek sesle söylenmiyor belki.
Ama bu hissediliyor.
Taraflar değişiyor.
Roller değişiyor.
Sloganlar değişiyor.
Ama oyunun mantığı pek değişmiyor.
Dün yapılanı eleştirenler, sıra kendilerine geldiğinde aynı araçları kullanabiliyor.
İtiraz edilen şey çoğu zaman yöntemin kendisi değil de onu kullanan kişiymiş gibi duruyor.
Bu yüzden bazı değişimler insanda tam bir yenilenme hissi yaratmıyor.
Bir hesaplaşma yerine nöbet değişimi izliyormuşuz gibi geliyor.
Çünkü toplum değişmiyor.
Sadece nöbet değişiyor.
Bu yüzden büyük kırılmaların ardından bile içimizde tamamlanmamış bir şey kalıyor.
Bir hareket görüyoruz ama ilerleme hissedemiyoruz.
Sarkaç sürekli sallanıyor ama aynı eksenin etrafında dönüp duruyor.
Sanırım bireyler gibi toplumlar da rövanşı adalet sanmayı bıraktıkları gün olgunlaşıyor.
Çünkü adalet, günün birinde hesap sorma sırasının bize gelmesi değil.
Sıranın kimseye ayrıcalık vermediği bir düzen kurabilmek.
Mesele daha dürüst olmak da değil aslında.
Dürüstlüğü zor zamanlarda da taşıyabilmek.
Mesele gücü ele geçirince değişmek değil.
Gücün kurallarını değiştirebilmek.
Bağdat’tan dönen yanlış hesapların bitirilmesi.
Yoksa tarih ilerlemiyor.
Yalnızca nöbetçi değiştiriliyor.