Uzun zamandır tartışmalara yol açan ve gelecekte de tartışmalara yol açacağı muhakkak olan “vergi rekabeti mi vergi adaleti mi” sorunsalının en önemli unsuru denge. Vergi adaletini zedelemeden ülkeye yatırım, sermaye ve yüksek gelirli bireyleri çekebilmek gerekiyor.
Birçok ülkenin vergi sisteminde, yüksek gelirli kişileri veya nitelikli iş gücünü çekmek amacıyla hazırlanmış özel kurallar yer alıyor. İtalya’nın yüksek servetli bireylere yönelik rejimi, İspanya’nın “Beckham Kanunu” Birleşik Krallık’ın uzun yıllar tartışılan “non-dom” rejimi veya İsviçre’nin zaman zaman uluslararası vergi alanında sorunlara yol açan “impôt forfaitaire” sistemi örnekler arasında sayılabilir. Son senelerde Türkiye’de vergi gündemi genellikle “kimden, ne kadar vergi alınacak” sorusu etrafında şekilleniyor. 21 Mayıs tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen 7582 sayılı Kanunda yer alan bir madde ise, farklı bir soru sormamıza yol açıyor: Türkiye, vergi istisnası yoluyla yüksek gelirli bireyleri ülkeye çekebilir mi?
Gelir Vergisi Kanununa eklenecek Mükerrer Madde 20/D ilk bakışta teknik bir “gelir vergisi istisnası” gibi görünebilir. Oysa önemli bir politika tercihine işaret ediyor. Türkiye, belli ki yalnızca üretimi, ihracatı veya yatırımı değil, bazı kişileri de çekmek istiyor: yüksek gelirli bireyleri, sermaye sahiplerini, girişimcileri, belki de yurt dışındaki bazı Türk vatandaşlarını.
Burada dikkat edilmesi gereken ilk husus şu: Bu düzenleme, Türkiye’ye yerleşen herkes için genel bir “vergi tatili” anlamına gelmiyor. Türkiye kaynaklı gelirler bakımından normal vergilendirme kuralları uygulanmaya devam edilecek. İstisna, Türkiye dışında elde edilen kazanç ve iratlar bakımından geçerli olacak. Ancak buna rağmen 20 yıllık süre son derece uzun. Bu bağlamda, geçici bir teşvikten ziyade neredeyse yeni bir rejim ile karşı karşıyayız.
Birçok ülkenin vergi sisteminde, yüksek gelirli kişileri veya nitelikli iş gücünü çekmek amacıyla hazırlanmış özel kurallar yer alıyor. İtalya’nın yüksek servetli bireylere yönelik rejimi, İspanya’nın “Beckham Kanunu” Birleşik Krallık’ın uzun yıllar tartışılan “non-dom” rejimi veya İsviçre’nin zaman zaman uluslararası vergi alanında sorunlara yol açan “impôt forfaitaire” sistemi örnekler arasında sayılabilir.
Bu sistemlerin gündeme taşıdığı ortak soru hep aynı: Vergi sistemi yalnızca mali güce göre yük dağıtan bir araç olarak mı, yoksa aynı zamanda uluslararası rekabete yönelik bir çekim mekanizması olarak mı kullanılmalı?
Türkiye’nin yeni düzenlemesi de bu soruyu önümüze getiriyor. Çünkü gelir vergisinin klasik mantığında, Türkiye’de yerleşik sayılan (özetle ikâmet eden) kişilerin dünya çapındaki gelirleri üzerinden vergilendirilmeleri esas. Örneğin, İstanbul’da yaşayan bir mimarın Atina’da tamamladığı bir projeden elde ettiği gelir de Türkiye’de vergiye tâbi. Yeni istisna ile bu genel kurala önemli bir parantez açılıyor. Koşulları sağlayan kişilere “Türkiye’de yaşa, Türkiye’de tüket, Türkiye ekonomisine katkıda bulun; ama yurt dışı gelirlerin bakımından belirli süreyle gelir vergisi ödeme” deniliyor.
Yüksek gelirli bireyleri ülkeye çekmek için yapılan bu düzenlemelerin savunulabilir bir yönü var. Küresel sermaye ve nitelikli emek artık son derece hareketli. İnsanlar yalnızca iş imkânlarına değil, yaşam kalitesine, hukuki güvenliğe ve vergi rejimine de bakarak ülke değiştiriyor. Vergi sisteminde yapılan bu değişiklik, uluslararası vergi rekabetinde Türkiye’nin elini güçlendirebilir.
Öte yandan, bu gibi düzenlemelerin vergi adaleti açısından büyük tartışmalara yol açtığı aşikâr. Türkiye’de yıllardır yaşayan, gelirini burada elde eden ve her yıl beyan yükümlülüklerini yerine getiren mükellef ile Türkiye’ye yeni gelen bir kişi arasında neden bir fark olsun? Böylesi bir fark ekonomik politika gerekçesiyle meşrulaştırılabilir mi?
Uzun zamandır tartışmalara yol açan ve gelecekte de tartışmalara yol açacağı muhakkak olan “vergi rekabeti mi vergi adaleti mi” sorunsalının en önemli unsuru denge. Vergi adaletini zedelemeden ülkeye yatırım, sermaye ve yüksek gelirli bireyleri çekebilmek gerekiyor. Tabii ki öncelikli hedefimiz gelir ve servet dağılımını iyileştirmek olmalı. Fakat, bu yalnızca vergi sistemi ile gerçekleştirilebilecek bir hedef olmaktan çok uzak. Mevcut koşullar göz önünde bulundurulduğunda, yüksek gelirli bireyler için küresel rekabette öne geçmeye çalışacak vergi düzenlemeleri, ilke olarak makul görülebilir.
Bununla birlikte, TBMM’de kabul edilen düzenleme özelinde değerlendirirsek, 20 yıl çok uzun bir süre. Asıl önemli nokta, bu düzenleme ile tam olarak kimlerin ülkeye çekilmesinin amaçlandığı ve yeni rejimin ekonomiye nasıl bir katkı sağlayacağı. Rejim kayda değer bir ekonomik katkı yaratırsa, vergi adaleti yönünden doğabilecek eleştiriler sınırlı kalabilir. Fakat son derece uzun süreli olan bu imtiyaz tanınır ve buna karşılık hatırı sayılır bir ekonomik fayda elde edilemezse, Mükerrer Madde 20/D’de yer alan istisna uzun süre gündemimizi meşgul eder.