İmparatorluğun Başkentinde Hayaller, Gerçekler ve Türkler
Londra’ya ilk geldiğimde yıl 1983’tü.
Aradan kırk yılı aşkın zaman geçti. Bu süre içinde dünya jeopolitiği defalarca değişti, Soğuk Savaş sona erdi, Avrupa Birliği büyüdü, Brexit yaşandı, teknoloji ekonominin kurallarını yeniden yazdı ve küresel güç merkezleri yer değiştirdi.
Ancak bir gerçek değişmedi:
Londra’da para kazanmak hiçbir zaman kolay olmadı.
Bu durum, dünyanın en önemli finans, hukuk, sigorta ve ticaret merkezlerinden biri için ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir.
Ama Londra’nın sırrı tam da burada yatıyor.
Bu şehir kimseye kolay başarı vaat etmez.
Önce sabrınızı ölçer.
Sonra dayanıklılığınızı sınar.
Ardından uyum sağlama kapasitenizi test eder.
Ancak bütün bunlardan geçebilenlere fırsat sunar.
Westminster’da, Whitehall’da, St James’s’te veya Mayfair’de yürürken Britanya İmparatorluğu’nun gölgesini hâlâ hissedersiniz.
Bu yalnızca tarihi binalarda değil; kurumlarda, geleneklerde ve devlet kültüründe de kendisini gösterir.
Bir zamanlar dünyanın dörtte birini yöneten bir gücün özgüveni bugün hâlâ Londra’nın dokusuna işlemiştir.
Ancak modern Londra artık yalnızca İngilizlerin şehri değildir.
Bugün kentte 300’den fazla dil konuşuluyor.
Sokaklarında Hintliler, Çinliler, Nijeryalılar, Araplar, Ruslar, Türkler, Amerikalılar ve Avrupalılar yan yana yaşıyor.
Birçok İngiliz aile Surrey, Kent veya Cotswolds gibi bölgelere taşınırken Londra yeni yatırımcıları, girişimcileri ve profesyonelleri çekmeye devam ediyor.
Ortaya çıkan tablo, klasik bir ulusal başkentten çok küresel bir şehir-devlet görüntüsü veriyor.
Bu nedenle Londra’yı anlamak için yalnızca İngiltere’ye değil, küresel insan ve sermaye hareketlerine de bakmak gerekiyor.
Brexit referandumu sonrasında pek çok uzman Londra’nın eski gücünü kaybedeceğini öngörmüştü.
Kısmen haklı çıktılar.
Bazı finans kuruluşları faaliyetlerinin bir bölümünü Amsterdam’a, Frankfurt’a veya Paris’e taşıdı.
Ancak Londra’nın merkezi rolü ortadan kalkmadı.
Aksine şehir, Avrupa’nın ötesine daha güçlü açıldı.
Bugün Londra’nın ekonomik ilişkileri yalnızca Brüksel ile değil; New York, Dubai, Mumbai, Singapur, Hong Kong ve Riyad ile şekilleniyor.
Londra artık sadece Avrupa’nın değil, küresel sermaye ağlarının da en önemli düğüm noktalarından biri.
Finans, hukuk, sigorta, tahkim, teknoloji yatırımları ve uluslararası ticaret alanlarında hâlâ dünyanın en güçlü merkezlerinden biri olmayı sürdürüyor.
Şehrin en zengin sakinlerine baktığınızda ilginç bir tablo ortaya çıkıyor.
Birleşik Krallık’ın en zengin aileleri arasında Hinduja ailesi, Reuben kardeşler, Sir Leonard Blavatnik ve Idan Ofer gibi isimler bulunuyor.
Bu kişilerin çoğu Britanya doğumlu değil.
Servetlerini de yalnızca İngiltere’de kazanmadılar.
Ancak küresel faaliyetlerinin merkezini Londra’ya taşıdılar.
Bu çok önemli bir mesaj veriyor.
Londra’nın en büyük başarısı servet yaratmak değil, servet yaratan insanları kendisine çekebilmektir.
Yetenek.
Sermaye.
Bilgi.
İlişki ağı.
Dünyanın dört bir yanından gelen bütün bu unsurlar Londra’da buluşuyor.
Belki de Türkiye’nin kendisine sorması gereken en önemli sorulardan biri budur:
Neden dünyanın en iyileri bize değil de Londra’ya geliyor?
Türkler açısından tablo daha karmaşık.
Ankara Anlaşması döneminde binlerce Türk girişimci Birleşik Krallık’a yerleşti.
Restoranlar açıldı.
Marketler kuruldu.
Lojistik şirketleri büyüdü.
Önemli başarı hikâyeleri ortaya çıktı.
Bugün ise şartlar çok daha zor.
Oturma izni almak zorlaştı.
İş bulmak zorlaştı.
Kendi uzmanlık alanınıza uygun bir pozisyon bulmak daha da zorlaştı.
Başarı hikâyeleri hâlâ var.
Ancak bunlar çoğunlukla yatırımcılar, girişimciler ve yüksek nitelikli profesyoneller arasından çıkıyor.
Bunun dışındaki birçok kişi restoran, lojistik, dağıtım, inşaat ve hizmet sektörlerinde yoğunlaşıyor.
Bazıları iyi bir yaşam kurmayı başarıyor.
Bazıları ise ay sonunu getirebilmek için yoğun mücadele veriyor.
Londra’da yaşamanın maliyeti sürekli yükselirken rekabet de her geçen yıl daha sert hale geliyor.
Londra’ya neden geldiğiniz sorusu burada kritik önem taşıyor.
Eğer tek amacınız para kazanmaksa hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz.
Ancak amacınız marka büyütmek, dünyaya açılmak ve yeni ilişki ağları kurmaksa tablo değişiyor.
Çünkü Londra’nın asıl sermayesi para değil.
İnsan.
Fikir.
Bağlantı.
Erişim.
Burada bir öğle yemeği sizi Singapur’daki bir yatırım fonuna ulaştırabilir.
Bir akşam yemeği Körfez’de yeni bir ortaklığın kapısını açabilir.
Bir konferans Afrika’da yeni fırsatlar yaratabilir.
Londra’nın gerçek değeri tam da bu görünmeyen ağlarda yatıyor.
Bu nedenle birçok uluslararası iş insanı Londra’da bulunmayı kısa vadeli kâr için değil, uzun vadeli fırsatlar için tercih ediyor.
Çocuklarını burada okutuyor.
Şirketine temsilcilik açıyor.
Bir ev alıyor.
Ve Londra üzerinden dünyaya açılıyor.
Londra’dan çıkarılabilecek üç önemli ders var.
Birincisi, küresel merkezlere yalnızca iş bulmak için gidilmez; ilişki ağı kurmak için gidilir. Yirmi birinci yüzyılda ilişki sermayesi çoğu zaman finansal sermaye kadar değerlidir.
İkincisi, eğitim anlayışımızı değiştirmeliyiz. İngilizce artık avantaj değil, başlangıç şartıdır. Yapay zekâ, teknoloji, finans, hukuk ve uluslararası ticaret alanlarında rekabet edebilen gençler yetiştirmeden küresel yarışta öne çıkamayız.
Üçüncüsü ise daha stratejik bir meseledir. Türkiye, kendi Londra’sını yaratmak zorundadır. Güçlü kurumlar, öngörülebilir kurallar, kaliteli eğitim, bağımsız hukuk sistemi ve uluslararası yetenekleri çekebilen bir ekosistem olmadan ne sermayeyi ne de inovasyonu kalıcı olarak ülkeye çekebiliriz.
Ancak Londra’nın bize öğrettiği daha büyük bir gerçek var.
Bu şehirde insanlar yalnızca para kazanmak için bulunmuyor.
Birçoğu burada görünmek, öğrenmek, bağlantı kurmak, dünyadaki değişimleri ilk elden hissetmek ve geleceğin şekillendiği masalarda yer almak için bulunuyor.
Çünkü Londra’nın gerçek sermayesi gökdelenleri, bankaları veya milyarderleri değildir.
İnsanlarıdır.
Fikirleridir.
İlişkileridir.
İmparatorluklar yıkılır.
Siyasi dengeler değişir.
Ekonomik güç merkezleri yer değiştirir.
Ancak dünyanın en parlak beyinlerini, en cesur girişimcilerini ve en büyük sermayesini kendisine çekebilen şehirler ayakta kalmaya devam eder.
Londra bugün hâlâ böyle bir şehir.
İnsanlar buraya yalnızca zengin olduğu için ya da zengin olmaya gelmiyor.
Fırsatların, fikirlerin, sermayenin ve geleceğin hâlâ burada kesiştiğine inandıkları için geliyor.