Romeo ve Juliet Kayınpederi Geçebilseydi

7 Haziran 2026

Romeo ile Juliet’in hikâyesini hepimiz biliyoruz. İki genç birbirine âşık olur, aileler hemen arıza çıkarır, dramlar, trajediler havada uçuşur ve ta-da! Dünya edebiyatının en büyük aşk efsanesi doğar.

Peki, ya hikaye böyle akmasaydı? Romeo bir akşam Juliet’in babasının karşısına oturup karşılıklı kahve içseydi? Juliet’in babası da höpürdeterek içtiği kahvesinden bir yudum alıp: “Eee Romeo evladım, gençler birbirini sevmiş. Bize de hayırlı olsun demek düşer. Çeyiz işini ne yapıyoruz?” deseydi?

Muhtemelen koskoca Shakespeare yapımı ikinci perdede biterdi. Ne o ikonik balkon sahnesi kalırdı, ne zehirler, ne de yüzyıllardır süren o körkütük romantizm… Muhtemelen evliliğin üçüncü ayında Romeo’yu “Juliet, aşkım çoraplarını yine salonda bırakmışsın”diye söylenirken izlerdik.

Belki de büyük aşkın en büyük sebebi, ona karşı çıkan o inatçı ailelerdi, ne dersiniz? Tam da bu yüzden son günlerde kafamı kurcalayan o ezeli tartışmaya gelmek istiyorum: Acaba bu romantik aşk dediğimiz şey gerçekten biyolojik bir ihtiyaç mı, yoksa kültürün bize sattığı şahane bir illüzyon mu?

Evrimsel psikologlara göre kalbimizin pır pır etmesi o kadar da şiirsel değil. Onlar, kadınların ve erkeklerin eş seçerken aslında bilinçaltında tamamen “hayatta kalma” odaklı birer hesap makinesi gibi çalıştığını söylüyor. Yüz binlerce yıllık insanlık yazılımımız bize kabaca şunu fısıldıyor: Kadınlar (Ortalama olarak) güvenilir, kaynak sağlayabilen (yani mağaraya eli boş dönmeyecek, günümüz tabiriyle ‘sigortalı bir işi olan’) ve statüsü yüksek erkekleri çekici buluyor. Erkekler (Ortalama olarak) gençlik, sağlık ve doğurganlık sinyalleri veren (yani genlerini geleceğe taşıyabilecek) kadınlara daha çok yükseliyor.

Basitçe düşünelim: 100 bin yıl önce bir kadın, iyi avlanan ve kabilesinde saygı gören bir erkeği seçtiğinde, çocuklarının hayatta kalma şansı tavan yaptı. Bir erkek de sağlıklı bir kadını seçtiğinde soyunu garantiledi.

Yani; kalbimizi eriten o “ilk görüşte aşk”, aslında genlerimizin arkada yürüttüğü başarılı bir iş mülakatından başka bir şey değildi!

İyi de, o zaman bu içimizin kıpır kıpır olması, uykuların kaçması ne peki? İşte orada devreye uluslararası otoriteler ve laboratuvar sonuçları giriyor. Evrimsel biyolojiye göre hormonlar, doğanın bizi üremeye zorlamak için beynimize enjekte ettiği “yasal uyuşturucular”.

Dünyaca ünlü aşk antropoloğu Dr. Helen Fisher, aşkın ilk evrelerinde beynin resmen bir dopamin ve norepinefrin kokteyliyle delirdiğini söylüyor. Fisher’a göre bu hormonal çılgınlığın tek bir evrimsel amacı var: Enerjinizi sadece tek bir kişiye odaklamak ve “hedefe kilitlenmek”. Yani beyin sizi geçici olarak kör ediyor ki, gidip başkalarıyla vakit kaybetmeyin!

İşin aslına bakarsanız, evrimsel psikologların bu “mantık ve kaynak” odaklı teorisi, bizim kültürümüzün en eski flört aplikasyonunu akla getiriyor: Görücü Usulü! Yıllarca “Ay ne çağ dışı, ben aşkımın peşinden koşarım!” diye burun kıvırdığımız görücü usulü evlilikler, aslında evrimsel psikolojinin tam olarak aradığı şey olabilir mi? Düşünsenize; teyzeler, yengeler ve anneler bir araya gelip tarafların “kaynaklarını”, “statülerini” ve “aile geçmişlerini” yani evrimsel olarak hayatta kalma şansını artıracak tüm kriterleri önceden süzgeçten geçiriyor.

Bir tarafta ilk görüşte hormonların esiri olup evlenen ama üç gün sonra “karakter uyuşmazlığı” yaşayan modern aşıklar; diğer tarafta ise “Çocuğun işi gücü yerinde, ailesi de düzgün” vizesiyle yola çıkıp zamanla birbirine alışan görücü usulü çiftler…

Peki, o zaman akla şu soru geliyor: Eğer herkes bu evrimsel ve mantıklı koşulları ön plana alıp, tereyağından kıl çeker gibi rahatça evlenebilseydi, aşkın bu kadar sarsıcı olmasına gerek kalır mıydı? Muhtemelen kalmazdı.

Toplum bize “Statünü koru, mantıklı olanı seç, denginle evlen” dedikçe, içimizdeki o asi ruh “Hayır, ben bu kuralları yıkıyorum!” diye isyan ediyor.

İnsan psikolojisi, elinden alınmaya çalışılan ya da yasaklanan her şeye karşı muazzam bir arzu duyar. Engel ne kadar büyükse, hormonlar o kadar”Savaş ve kazan!” diye bağırıyor. Galiba bazen aşkı büyüten şey partnerimizin kusursuzluğu değil, dış dünyanın çıkardığı zorlukların büyüklüğü oluyor.

Fakat gelin, hikayeyi burada romantize etmeyi bırakalım ve günümüzün o acı gerçekliğiyle yüzleşelim. Çünkü içimizdeki o gözü kör eden dopamin kokteylinin bugün kadınlar için faturası çok ağır oluyor.

Bugün artan ilişki şiddetine, gazete sayfalarından taşan o korkunç kadın cinayetlerine baktığımızda, karşımıza hep aynı tehlikeli döngü çıkıyor. O hırçın, tekinsiz, “tehlikeli” diye sinyal veren ama o sarsıcı hormonal etki yüzünden “büyük aşk” zannedilen ilişkiler… Psikolojik tepkisellik yüzünden, çevre uyardıkça daha da sıkı sarılınan, yasaklandıkça daha da büyüyen o zehirli bağlar…

Ve ne yazık ki sonuç; bir apartman katından düşen, intihar mı etti yoksa hunharca atıldı mı olduğu asla netleşmeyen, geride sadece “şüpheli bir ölüm” ve yarım kalmış bir hayat bırakan gencecik kadınlar oluyor.

Aşkın o gözü kör eden illüzyonu, bazen yaklaşan şiddetin ayak seslerini duymamızı engelliyor. Şiddet eğilimli bir erkeğin hırçınlığı, o dopamin sarhoşluğunda “tutku” veya “bizi dünyadan koruyan bir öfke” gibi pazarlanıyor beynimize.

Belki de artık o çok övülen, uğruna ölünen romantik aşkı bu kadar kutsamayı bırakmalıyız. Kadınlar olarak, beynimizin arkasında bizi manipüle eden o bencil genlerin kokteylini değil; can güvenliğimizi, mantığımızı ve huzurumuzu seçmeliyiz.

Belki de o hormonların peşinden gözü kapalı gitmemeli, bize “tutku” diye sunulan tekinsiz heyecanları elimizin tersiyle itmeliyiz.

Demem o ki sevgili okurlar; balkon sahneleri edebiyatta güzel. Ama gerçek hayatta o balkonlar, kadınların şüpheli ölümlerinin sahnesi haline geliyorsa, durup düşünme vaktimiz çoktan gelmiştir.

Tinder’da o “bad boy” profilini sağa kaydırırken ya da hayatınızı altüst eden bir fırtınaya “aşk” derken içinizdeki hormonlara değil, hayatta kalma içgüdünüze güvenin.

Ve evet, gerekirse o çok sıkıcı bulduğunuz mantığın, evrimin, hatta sizi korumaya çalışan o “eski usul” seslerin rehberliğine sığının. Çünkü hiçbir aşk hikayesi, sizin hayatta kalmanızdan daha büyük bir efsane değil!

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.