Dün akşam Christopher Nolan’ın The Odyssey filmini izlemeye gittim. Filmi artık duymayan kaldı mı bilmiyorum. Ancak spoiler vermeden kısaca özetleyeyim.
Truva Savaşı bitmiştir. İthaka Kralı Odysseus, on yıl süren savaşın ardından evine, eşi Penelope ve oğlu Telemakhos’a dönmek ister. Ancak tanrıları öfkelendiren kararları yüzünden eve dönüş yolculuğu bir 10 yıl daha sürer. Bu yolculuk boyunca fırtınalar, canavarlar , büyücüler ve tanrıların gazabıyla savaşır.
Ama aslında bütün bunların merkezinde tek bir amaç vardır: Eve dönebilmek.
Film, dışarıdan bakınca mitolojik bir macera gibi görünse de özünde şu soruyu soruyor: İnsan, yaşadığı onca şeyden sonra hâlâ aynı kişi olarak evine dönebilir mi?
Christopher Nolan’ın uyarlaması bu psikolojik yönü özellikle öne çıkarıyor. Odysseus’u kusursuz bir kahraman değil; savaşın yükünü taşıyan, suçluluk duygusuyla boğuşan ve eve dönüş yolunda kendi kimliğiyle hesaplaşan karmaşık bir karakter olarak anlatıyor.
Nolan’ın filmleriyle ilgili bir kural vardır: Salondan çıkarsınız ama film sizden çıkmaz. Çıkışta herkesin yüzünde aynı ifade vardı. Hani şu “Ben çok şey hissettim ama bunu şimdi nasıl anlatacağım?” bakışı…
Nolan’ın filmleri bazen ikinci kez izlenmek ister. Benim için de bu film müthiş bir ilişki eleştirisiydi.
Odysseus’un önünde iki kadın vardı. Bir tarafta Charlize Theron tanrıça Kalypso… Sonsuz gençlik vaat ediyor. Ölümsüzlük vaat ediyor. Acısız, kusursuz, güvenli bir hayat vaat ediyor.
Diğer tarafta ise Anne Hathaway filmdeki adıyla Penelope var. Yıllardır görmediği eşi. Yaşlanmış olacağını bildiği kadın. Evine döndüğünde onu nasıl bir hayatın beklediğini bilmediği bir ilişki.
Şimdi dürüst olalım… Bir tanrıça size “Gel, hiç yaşlanmayacaksın, sonsuza kadar mutlu yaşayacaksın” dese, kaçımız “Yok teşekkür ederim, ben faturalarımın olduğu hayata döneyim,” der?
İşte Homeros’un üç bin yıldır sorduğu soru tam da bu. Odysseus neden Kalypso’yu reddetti?
İlk bakışta cevabı aşk gibi görünüyor. Bence değil. Bence cevabı aidiyet. Çünkü Kalypso ona kusursuz bir hayat sunuyordu ama ortak bir geçmiş sunamıyordu. Penelope ise kusursuz değildi. Ama birlikte yaşanmış yılları, edilmiş kavgaları, edilen kahkahaları, yarım kalmış cümleleri ve birlikte kurulmuş bir hayatı temsil ediyordu.
Psikologlar uzun zamandır ilişkileri ayakta tutan şeyin yalnızca romantik duygu olmadığını söylüyor. Ortak anılar, ortak hedefler ve birlikte oluşturulan “biz” duygusu, çiftlerin en güçlü bağlarından biri. İnsan bazen bir kişiyi değil, o kişiyle birlikte kurduğu hayatı sever.
Sonra düşündüm…
Belki de bugün Kalypso’nun adı artık Kalypso değil. Belki algoritma. Belki sosyal medya. Belki flört uygulamaları. Ve her gün kulağımıza fısıldayan o cümle: “Daha iyisini bulabilirsin.”
Sürekli daha güzelini, daha başarılısını, daha eğlencelisini, daha genç olanını arıyoruz. Sanki ilişkiler artık insanlar arasında değil de seçenekler arasında yaşanıyor. Oysa seçenek sayısı arttıkça huzurun arttığına dair elimizde pek kanıt yok.
Tam tersine, psikolog Barry Schwartz’ın yıllar önce anlattığı “seçim paradoksu” tam da bunu söylüyor. Sonsuz seçenek bazen bizi daha mutlu etmiyor; karar vermeyi ve seçtiğimiz şeye bağlanmayı zorlaştırıyor.
Belki de bu yüzden bugün insanlar hiç olmadığı kadar çok kişiye ulaşabiliyor ama hiç olmadığı kadar zor bağ kuruyor.
Çünkü her yeni ihtimal, mevcut ilişkinin eksiklerini daha görünür hâle getiriyor.
Oysa uzun ilişkiler kusursuz insan bulmak üzerine kurulmaz. Birbirinin kusurlarını tanıyacak kadar uzun süre aynı hikâyede kalabilmek üzerine kurulur.
Evlilik terapistlerine danışanlar “Eşim artık dünyanın en yakışıklı erkeği değil” ya da “Eskisi kadar güzel değil” diye gelmiyor. Daha çok “Beni artık görmüyor”, “Konuşmuyoruz”, “Aynı evde iki yabancı gibiyiz” diyor.
Demek ki insanı ilişkide tutan şey mükemmellik değil. Görüldüğünü hissetmek.
Belki Odysseus da bunu özledi. Bir tanrıçanın hayranlığını değil… Kendisine ait bir hayatın içindeki yerini.
İthaka’ya döndüğünde onu bekleyen hayat kolay değildi. Ama onundu.
Belki de filmin sonunda beni en çok etkileyen şey buydu. Bugün hepimize daha hızlı, daha kolay, daha heyecanlı hayatlar vaat ediliyor. Daha iyi işler, daha iyi evler, daha iyi ilişkiler… Sürekli bir sonraki ihtimal gösteriliyor.
Ama mutluluk bazen “daha iyisini bulmakta” değil, “seçtiğine emek vermekte” saklı olabilir. Belki de Homeros’un üç bin yıl önce anlattığı destan aslında savaşın ya da kahramanlığın hikâyesi değil. Bir insanın, kendisini gerçekten evinde hissettiren kişiye dönme cesaretinin hikâyesi.
Ve belki de gerçek aşk, size kusursuz bir hayat vaat eden kişiyi seçmek değil; bütün kusurlarıyla birlikte, “Ben yine de seni seçiyorum” diyebilmektir.