10 Haziran günü, yılın en önemli maçlarından birinde, spor dünyası için ibret ve derslerle dolu bir sahne yaşandı.
Size şöyle anlatayım.
En ön sırada, sahanın hemen kenarında, çok ünlü oyuncular oturuyor.
Biraz yukarda, VIP bölümde, özel kurşun geçirmez cam bir koruyucunun arkasında ülkenin güçlü Devlet Başkanını görüyoruz.
En arka sıralardan birinde, yani en yukarlarda bir yerde de esmer bir erkek.
Bayanlar Baylar, bu yıl Amerika’nın en ünlü spor olayı olan NBA Play-off’larının üçüncüsünde, New York’un Madison Square Garden salonundayız.

O gece New York Knicks takımı ile San Antonio Spurs arasında NBA basket finalinin dördüncü maçı oynanacak.
Knicks seriyi 2-1 önde götürüyor.
Bunu da kazanırsa, seriyi 3-1 yapacak New York 1973’den beri ilk defa şampiyonluğa bir tık mesafede olacak.
O gece, saha kenarında “Courtside” denilen yerde Hollywood’un çok önemli simalarını görüyoruz.
Taylor Swift; eşi ünlü Amerikan futbol oyuncusu Travis Kelce, Ben Stiller, Tracy Morgan, Adam Sandler, Chris Rock, Amy Schumer, Law and Order dizisinin başoyuncusu Mariska Hargitay, Fat Joe, Larry David, eski tenisçi John McEnroe…

Ama ilk maçlarda hep sahanın kenarındaki koltuklarda gördüğümüz en büyük Knicks taraftarı iki ünlü Hollywood siması orada görünmüyor.
İlk maçlardaki aşırı tezahüratı ve hareketleri nedeniyle NBA tarafından cezalandırılmış ve arka sıralara geçirilmiş.
O ikisi de 3 kere En İyi Oyuncu dalında Oscar adayı Timothée Chalamet ve “Beyaz Adamlar Beceremez” filminin yönetmeni Spike Lee…

Biraz yukarda VIP bölümde kurşun geçirmez camın arkasındaki kişi ise ABD Başkanı Trump.
Aslında Knicks maçlarını saha kenarında seyretmeyi seven bir insan.
Ama Gizli Servis güvenlik nedeniyle onu arkada kurşun geçirmez camın arkasına oturtmuş.
İyi de yapmış, çünkü salondaki 20 bin kişi, onun görüntüsünü ekranda gördüğü an yuhalamaya başlıyor.

Başımızı biraz yukarı kaldırıp, en üst sıralara bakınca tanıdık bir sima görüyoruz.
New York’un yeni seçilen Müslüman Belediye Başkanı Zohran Mamdani…
Oturduğu yerin adı Amerikan spor ve eğlence salonları dilinde “Nosebleed”…
Yani “Burun kanatan…”

O kadar yukarda bir yerde oturuyorsunuz ki, yükseklik yüzünden burnunuz kanayabilir anlamında.
Tabii oyuncuları da o kadar uzaktan görmeye çalışıyorsunuz.
Aklınızdan geçiyor.
Acaba böyle bir maçta o koltuğun fiyatı nedir?
O gece bu çok önemli maçın yer fiyatları inanılmaz.
(*) 400 seviye (nosebleed) 3.400–7.500 $
(*) 200 seviye 4.000–8.000 $
(*) Alt tribün (100 level) 10.000–27.000 $
(*) VIP / Club koltukları 20.000–50.000 $
(*) Courtside (saha kenarı) 100.000–133.000 $
(*) En özel courtside/VIP paketleri 500.000 $

Sizce böyle bir maçta, New York gibi bir metropolün, dünyaca ünlü belediye başkanı kaç dolarlık yerde oturur ve oturmalı…
Hadi size yormayayım.
Mamdani o gece 1000 dolarlık bir koltukta maçı izledi.
Bileti cebinden ödemiş.
Ona bile takılan olmuş.
Bu haberden istifade maaşını da öğreniyoruz.
New York Belediye Başkanının yıllık maaşı 259 bin dolarmış.
Bunun yanında, belediyeye ait bir evde kira ödemeden oturuyormuş.
Bir şoförü ve bir de kendine tahsis edilen “SUV” aracı varmış.
Yemeklerini çoğunlukla çevredeki ucuz restoranlarda yiyormuş.

Knicks o gece maçı 1 sayı farkla aldı ve seriyi 3-1 yaptı.
Beşinci maç San Antonio’daydı…
New Yorklular maçı şehrin çeşitli yerlerine konan dev ekranlardan veya salonlardan izledi.
Belediye Başkanı Mamdani de şehirdeki bir Pub’da izlemiş.
New York beşinci maçı da kazanıp, 1973’den beri ilk defa NBA şampiyonu oldu ve şehir çıldırdı.

Bu maçlar New York taraftarları için harika bir yolculuk gibiydi.
Yeni Belediye başkanı ile bambaşka bir döneme giren metropol şimdi spor etrafında yeni bir ruh buluyor.
Bazı taraftarlar öylesine bir ruh halinde ki içlerinden biri “Bu yolculuk bize Tanrıyı görme fırsatı verdi” diyenler olmuş.
Bir rahip “Tanrı dualarımızı kabul etti” demiş.
Takımın yıldızı son maçta da 40 sayı atan Jalen Brunson’du.
Bir gazeteci yorumunda onun için şunu söylemeye kadar gitti:
“Rabbimiz ve Kurtarıcımız…”

Bu tür abartıları bir kenara bırakırsak, New York’ta bir süredir yepyeni bir ruh var.
Maçtan önce bir taraftarın şu tahmini bana çok ilginç geldi:
“Belediye başkanım Müslüman… Kendim Yahudi’yim…. Papa bizim tarafımızda. Knicks beş maçta kazanacak.”
Tahmini doğru çıktı ve kazandı…

Galiba New York’un yeni ruhunu en güzel anlatan cümle buydu.
Yepyeni ve modern bir kozmopolitizm.
Kimseyi çoğunluk yapmayan, kimseyi azınlığa indirgemeyen bir terkip.
Belki de, son 20 yılda dünyayı cehenneme çeviren popülist istibdaddan kurtaracak formül bu.
1 Ocak 2026 günü Fox News’da bir haber dinlemiştim.
Hollywood’un en ünlü yönetmeni Steven Spielberg ve eşi Cate Capshaw da New York’a taşınma kararı almış.
Spielberg Hollywood demek.
Bugünkü Hollywood kültürü ve sanayinin sembolü o.
Böylece Martin Scorsese ve Spike Lee gibi iki ünlü yönetmenden sonra bir üçüncüsü de şehire geliyor.
Son zamanlarda bir çok Hollywood sakini benzer kararlar alıyor.
Şöyle bir araştırdım.
Robert De Niro, Al Pacino, Sarah Jessica Parker, Matthew Broderick, Jerry Seinfeld, Taylor Swift, Leonardo DiCaprio, Matt Damon, Hugh Jackman, Denzel Washington, Alec Baldwin, Julianne Moore, Edward Norton, Uma Thurman, Michael J. Fox, Tina Fey, Jimmy Fallon, Liev Schreiber, Emily Blunt, John Krasinski…
Özellikle Tribeca, West Village, Greenwich Village, Upper West Side ve Brooklyn Heights mahalleleri adeta yeni Hollywood oldu.
New York’ta yaşayan birçok yıldız Los Angeles’takilerin aksine günlük yaşamda yürüyüş yaparken, köpek gezdirirken veya mahalle kafelerinde daha sık görülebiliyor.

Tabii en büyük New York taraftarı Timothee Chalamet’e ayrı bir yer vermem lazım.
Manhattan’da doğup büyüdü…
Çocukluğu Hell’s Kitchen semtinde geçti…
Ve hep bu şehirde yaşadı.
Kısaca spor devasa bir metropolü birleştirdi ve yepyeni bir “New York ruhu” doğdu.
Bir tür “Milli takım ruhu” bu.
Ve bu ruhu da bir çok etnik köken ve inançtan gelen insan hep birlikte yarattı.
Tasada ve sevinçte bir olma hali.
Sosyolojinin kurucusu Emil Durkheim’in “Organik Dayanışma” dediği hale benziyor bu…
Farklı işleri yapan insanların aynı amaç ve ruh etrafında birleşmesi.
Hani bizde “İç cephe” denilen ama bir türlü gerçekleşemeyen dayanışma hali.

Üç gündür Dünya Futbol şampiyonası ile ilgili haberleri satır satır izliyorum.
Özellikle de İran’ı…
Milli maçlar toplumların organik dayanışma ruhuna kavuştuğu günlerdir.
Ama savaşın içindeki İran halkına bakıyorum.
Bir bölümü neredeyse “Bizim takım kazanmasın” diyormuş.
Çünkü şuna inanıyorlarmış:
“Bu bizim milli takımımız değil, hükümetin takımı…”
Yani “Mollaların propaganda aracı…”
Bir rejim, toplumunun yarısını kendine düşman haline getirmişe, hep kendi tarafını kollayıp, muhalif diye gördüğü insanlara her türlü haksızlığı, zulümü yapıyorsa, kadınların başını zorla örttürüyorsa, bütün özgürlükleri yok etmişse, bir de ülkeyi derin bir yoksulluğa mahkum etmişse; İran’daki gibi bir ruh halinin oluşması hiç de yadırgatıcı değil.
Bize gelince…
İlk maçta sabah 7’de kalktık, milli formaları giyip ekran başına geçtik.
Elbette milli takımımızı gönülden destekliyoruz…
İlk maçtaki yenilgiye çok üzüldük.
Ama hepimiz dün Tarkan’ın yaptığı çağrıya uyuyoruz:
“Moralimizi bozmayalım. Millilerimizin arkasındayız…”
Ama içimizde şu burukluğun da farkındayız; Milli takımımızın etrafında 2002 ruhunu bu defa maalesef yaratamadık…
Maçlar bittikten sonra bu sosyolojinin bir “Debriefingini” yapmalıyız.
En çok da bugün Türkiye’de “İç cepheyi güçlendirelim” çağrısı yapanlar konuşmalı bu halimizi.
O güne kadar tek sloganımız hep aynı…
“Haydi çocuklar…”
Yes we can…
Başarabiliriz…
16 Haziran 2026 - Müslüman belediye başkanı maçta burun kanatan koltuk için kaç para ödedi?
14 Haziran 2026 - 2000 yıl kapalı odanın kapısı açılınca dışarı çıkan şahane kadın
13 Haziran 2026 - Dün Selçuk Yöntem’i aradım ve “Bir kere daha ihanete uğradın” dedim
11 Haziran 2026 - Birbirine 125 km mesafede bir mezar ve kül dolu bir vazo
10 Haziran 2026 - Milli takım soyunma odasından gelen ses: ‘Git kendini s….rt, o…. çocuğu’