DÜNYA KUPASI 2026 72 Maç 48 Takım 12 Grup ⚽ Canlı Sonuçlar Fikstür 🏟️ Stadyumlar Hikayeler Keşfet → Dünya Kupası 2026 DÜNYA KUPASI 2026 Keşfet →

Yalancı Freud

24 Haziran 2026

Geçen hafta Wilhelm Schmid’in “Seks Olmayınca” adlı kitabını bitirdim. Kitabı elime aldığımda, dürüst olmak gerekirse o klişe psikoloji kitaplarından birini bekliyordum. “Seks olmayınca insan mutsuzluktan evdeki bitkilerle mi konuşmaya başlıyor” şeklinde bazı öngörüler gelebilirdi mesela.

Fakat Schmid’in derdi bambaşka. Kitap boyunca aslında yatak odalarını değil, modern insanın o nevrotik, sürekli kaygılı ruh halini okuyoruz. Çünkü gerçekten absürt bir çağda yaşıyoruz.

Tarihin hiçbir döneminde cinsellik bu kadar “gözümüze sokulur” cinsten görünür olmamıştı. Telefonu açıyorsunuz algoritma size göz kırpıyor, dizi izliyorsunuz ana karakterler üçüncü dakikada kıyafetlerini fırlatıyor; reklamlar, sosyal medya, şarkılar… Her yer hormon kokuyor.

Ama işin asıl trajik kısmı şu: Tüm bu görsel şölene rağmen, bilim insanları insanlığın topluca bir “cinsel inzivaya” çekildiğini söylüyor.

İşte kitabın tam kalbindeki o şahane çelişki burada başlıyor. Her yerde seks var ama seks insanların gerçek hayatında giderek daha az yer kaplıyor.

Bu durum bana fena halde lüks spor salonu üyeliklerini hatırlatıyor. Hani hiç terlemeyen, koşu bandına sadece havlu sermek için yaklaşan ama ısrarla üyeliğini devam ettiren insanlar gibi.

Bu insanlar sayesinde Instagram’daki “6 haftada karın kası” videolarının izlenme sayıları milyarları buluyor. Demek ki neymiş? Bir şeye sürekli ekrandan bakıyor olmak, onu gerçekten yaşadığımız anlamına gelmiyormuş.

Institute for Family Studies (IFS) tarafından yapılan güncel araştırmalar, Amerika’da haftada en az bir kez cinsel ilişkiye giren yetişkinlerin oranının %55’lerden %37’lere düştüğünü gösteriyor. Daha da garibi, 22-34 yaş arası genç yetişkinlerde hiç cinsel deneyim yaşamamış olanların oranı son on yılda neredeyse ikiye katlanmış durumda.

Yani dünya genelinde yatak odalarında sessiz sedasız bir “büyük istifa” dalgası yaşanıyor. Schmid’e göre mesele yalnızca teknik bir eylem eksikliği değil. Asıl mesele, arzunun kendisinin evrim geçirmiş olması.

Modern hayatın bize sattığı en büyük illüzyon “sınırsız seçenek” vaadiydi. Tinder’ı sağa kaydır, kaydır, kaydır… İstediğin kişiye ulaşabilecektin, o kusursuz aşkı ve tavan yapmış libidoyu bulacaktın.

Fakat garip bir şekilde, seçenekler açık büfeye dönüştükçe iştahımız kaçtı, heyecanımız söndü. Çünkü insan zihni sürekli “bir sonrakinde ne var?” diye aranırken, elindekinin değerini unutan şımarık bir çocuğa dönüşüyor. Bir zamanlar ulaşılmaz bir gizem olan o büyülü anlar, artık algoritmaların önümüze fırlattığı “keşfet” içeriklerine indirgendi.

Eski zamanlarda postanede sevgilisinden mektup bekleyen, o bekleyişin ateşiyle kavrulan insanlar vardı. Şimdi ise mesajın “çift mavi tik” olmasını beklerken anksiyete krizi geçiren, “yazıyor…” ibaresine bakarak ömür tüketen bir nesil var.

Teknoloji uzay çağına geçti ama o içimizdeki ham, işlenmemiş özlem duygusu hiç değişmedi.

Kitabın beni en çok durup düşündüren, hatta içimi rahatlatan tarafı uzun ilişkiler üzerine söyledikleri oldu. Çünkü popüler kültür kafamıza sürekli şu zehirli fikri pompalıyor: “İlk günkü o alevli tutku azaldıysa geçmiş olsun, bu ilişki bitmiştir. Hemen yenisini sipariş edin!”

Oysa Schmid, “Bir dakika, sakin olun” diyor. Belki de her ilişkinin nihai amacı 7/24 yüksek voltajlı bir heyecan üretmek, bir lunapark treninde yaşamak değildir. Belki bazı ilişkilerde güven, huzur, sırtını gözü kapalı yaslayabilme hissi ve o tatlı alışkanlıklar da en az tutku kadar (hatta bazen daha fazla) değerlidir.

Bugün birçok insan, ilişkisinde en ufak bir rutubet, bir sıradanlık görüncü her şeyin başarısız olduğuna inanıyor. Neden? Çünkü sosyal medya bize sürekli olarak başkalarının ne kadar muazzam, ne kadar aşırı aşık ve ne kadar estetik hayatlar yaşadığını gösteriyor.

Fakat gerçek hayatın bir Instagram filtresi yok. Gerçek hayatta insanların beli ağrıyor. Canları sıkılıyor. Mesai sonu pestili çıkmış şekilde eve gelip televizyon karşısında patates gibi yığılıyorlar.

Birbirlerinden bazen uzaklaşıyor, sonra bir pazar sabahı kahvaltısında yeniden yakınlaşıyorlar. Bazen saatlerce konuşuyor, bazen de sadece yan yana susuyorlar. Ve dürüst olalım; ilişki dediğimiz o devasa yapı, havai fişekli romantik gecelerden değil, o küçük, sıkıcı, bazen de komik gündelik tekrarların toplamından örülüyor.

Schmid’in kitabı seksi önemsizleştirmiyor; hakkını sonuna kadar teslim ediyor. Ama masaya çok kritik bir soru bırakıyor: Hayatın bütün anlamını, varoluşumuzun tüm felsefesini sadece cinselliğe yüklersek, günün birinde biyoloji ya da hayat şartları yüzünden onu kaybettiğimizde elimizde ne kalır?

Belki de bu yüzden kitap boyunca cinselliğin mekaniğinden çok; yakınlığı, dostluğu, birbirinin ruhuna şefkatle dokunabilmeyi ve insanın en başta kendisiyle barışık olmasını konuşuyoruz.

Kitabın kapağını kapattığımda zihnimde yankılanan şey seksin eksikliği değil, modern insanın o dipsiz, bir türlü doymak bilmeyen tatminsizliği oldu. Çağımızın en büyük trajedisi arzularımıza ulaşamamamız değil galiba. Asıl trajedi, o arzulara ulaştığımızda, ekranlarda vaat edilen o “büyük aydınlanmayı” yaşamadığımızı görmek ve “Eee, her şeye sahibim ama neden hâlâ içimde bir şeyler eksik?” sorusunun cevabını bir türlü bulamamamız.

Schmid’in o can alıcı sorusuyla bitireyim: Seks olmayınca ne olur? Dünyanın sonu gelmez, belki hiçbir şey olmaz. Ama dostluk, şefkat ve gerçek bir yakınlık olmayınca… İşte o zaman geriye sadece buz gibi bir yalnızlık kalır.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.