DÜNYA KUPASI 2026 72 Maç 48 Takım 12 Grup ⚽ Canlı Sonuçlar Fikstür 🏟️ Stadyumlar Hikayeler Keşfet → Dünya Kupası 2026 DÜNYA KUPASI 2026 Keşfet →

Ortadoğu Başkalarının Çizdiği Haritalarla Şekillenmeyecek

Büyük Güçler Plan Yapar. Son Sözü Gerçeklik Söyler.

25 Haziran 2026

Ortadoğu her büyük sarsıntının ardından aynı tartışmaya geri döner.

Bir yerlerde, Washington’da, Londra’da, Tel Aviv’de, Moskova’da ya da başka bir başkentte kapalı kapılar ardında yeni haritaların çizildiği, yeni sınırların tasarlandığı ve bölge ülkelerinin kaderinin büyük güçler tarafından belirlendiği konuşulur. Bölge devletleri ve toplumları ise çoğu zaman satranç tahtasındaki taşlar gibi tasvir edilir; sanki başkalarının yaptığı planların pasif uygulayıcılarıymış gibi.

Bu yaklaşım bana her zaman büyük güçlere gereğinden fazla kredi vermek gibi gelmiştir.

Elbette büyük devletler kendi çıkarları doğrultusunda bölgesel dengeleri değiştirmek, rejimleri dönüştürmek, yeni ittifaklar kurmak, rakiplerini zayıflatmak veya nüfuz alanlarını genişletmek isterler. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur ve bugün de farklı değildir.

Ancak bir plan yapmak ile o planı hayata geçirmek aynı şey değildir.

Bir hedef belirlemek ile sonuca ulaşmak aynı şey değildir.

Bir harita çizmek ile sahadaki gerçekliği değiştirmek aynı şey değildir.

Ortadoğu bugün gerçekten tarihi bir dönüşümden geçiyor. İran ile İsrail arasında yaşanan doğrudan çatışmalar, Gazze’de süren insanlık trajedisi, Suriye’nin belirsiz geleceği, Körfez ülkelerinin ekonomik dönüşüm çabaları, Türkiye’nin artan bölgesel ağırlığı ve Amerika Birleşik Devletleri’nin değişen öncelikleri bölgenin geleceğine ilişkin temel soruları yeniden gündeme taşıyor.

Bugün dünyanın önemli başkentlerinde aynı soru soruluyor:

Yeni Ortadoğu nasıl şekillenecek?

Ancak asıl mesele haritanın nasıl görüneceği değil.

O haritanın sahada yaşayıp yaşamayacağıdır.

Çünkü tarih bize planların değil, gerçeklerin kalıcı olduğunu gösteriyor.

Haritalar Çizmek Kolaydır, Gerçeklik İnşa Etmek Zordur

Modern Ortadoğu’nun kendisi aslında tarihin en büyük jeopolitik mühendislik projelerinden birinin ürünüdür.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ve Fransa’nın öncülüğünde şekillenen Sykes-Picot düzeni, sınırların büyük ölçüde dış güçler tarafından belirlendiği bir dönem yarattı. Irak, Suriye, Lübnan ve Ürdün gibi devletlerin ortaya çıkışı da bu sürecin sonucuydu.

Ancak geçen yüz yıl bize çok önemli bir ders verdi.

Haritalar devlet yaratabilir.

Ama kimlik yaratamaz.

Sınırlar çizebilir.

Ama meşruiyet üretemez.

Devlet kurabilir.

Ama toplum inşa edemez.

Sevr Antlaşması bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun tasfiyesi için hazırlanan bu plan, dönemin en güçlü devletlerinin desteğini arkasına almıştı. Kağıt üzerinde son derece ayrıntılı ve uygulanabilir görünüyordu.

Fakat hesap edilmeyen bir unsur vardı:

Anadolu’daki gerçeklik.

Milli irade.

Toplumsal direnç.

Liderlik.

Ve bağımsız yaşama kararlılığı.

Sonuçta Sevr, dönemin en güçlü devletleri tarafından hazırlanmasına rağmen tarihin çöplüğüne gönderildi.

Bu nedenle bugün Türkiye’de zaman zaman ortaya çıkan karamsarlığın da sınırlarını iyi çizmek gerekir.

Bir asır önce dünyanın en güçlü devletlerinin hazırladığı bir projeyi reddedebilen bir ülkenin, bugün kendi kapasitesine güvenmesi için yeterince sebebi vardır.

Tarih Büyük Güçlerin Her Zaman Kazanmadığını Gösteriyor

Aslında bu durum yalnız Türkiye’ye veya Ortadoğu’ya özgü değildir.

Napolyon Avrupa’nın büyük bölümünü kontrol altına aldığında birçok kişi onun kurduğu düzenin kalıcı olacağına inanıyordu. Ancak İspanya’daki yerel direniş ve ardından Rusya seferi bütün hesapları değiştirdi.

Hitler 1941 yılında Avrupa kıtasının önemli bölümünü denetimi altına almıştı. Berlin’de çizilen haritalar uzun yıllar sürecek bir Alman hakimiyeti öngörüyordu. Fakat Stalingrad’dan sonra tarihin yönü değişti.

Sovyetler Birliği Afganistan’a girdiğinde dünyanın iki süper gücünden biriydi. On yıl sonra yıpranmış, ekonomik ve siyasi açıdan ağır bedeller ödemiş bir şekilde geri çekildi.

Amerika Birleşik Devletleri Vietnam’da askeri üstünlüğe sahipti. Ancak savaşın siyasi ve toplumsal boyutlarını yönetemedi.

Irak’ta Saddam Hüseyin rejimi birkaç hafta içinde devrildi. Fakat rejim değişikliği istikrarlı bir düzen kurmaya yetmedi.

Afganistan’da ise yirmi yıl boyunca dünyanın en gelişmiş askeri gücü sahadaydı. Trilyonlarca dolar harcandı. Yeni kurumlar oluşturuldu. Ancak dış destek çekildiğinde sistem birkaç hafta içinde çöktü.

Çünkü devlet inşa edilmişti.

Ama meşruiyet inşa edilememişti.

Jeopolitiğin değişmeyen kurallarından biri budur.

Askeri zafer ile siyasi başarı aynı şey değildir.

Güç projeksiyonu yapmak ile kalıcı düzen kurmak aynı şey değildir.

Suriye ve Irak’ın Verdiği Ders

Bugün Suriye’ye baktığımızda da aynı gerçeği görüyoruz.

Son on beş yıl içinde Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, İran, Türkiye, İsrail ve Körfez ülkeleri farklı düzeylerde sahaya müdahil oldu.

Milyarlarca dolar harcandı.

Yüz binlerce insan hayatını kaybetti.

Milyonlarca insan yerinden edildi.

Ancak bütün bu müdahalelere rağmen Suriye’nin geleceğini tek başına belirleyebilen hiçbir dış güç ortaya çıkmadı.

Çünkü son sözü yine toplumların iç dengeleri, demografi, ekonomi, kimlikler ve yerel güç ilişkileri söylüyor.

Irak’ta da durum farklı değil.

Haritalar yerinde duruyor olabilir.

Fakat siyasi gerçeklik hâlâ etnik, mezhepsel ve toplumsal dengeler tarafından şekillendiriliyor.

Çünkü Ortadoğu’da haritalar kadar kimlikler de önemlidir.

Belki de daha fazla.

Yeni Ortadoğu’yu Gerçekte Ne Şekillendirecek?

Önümüzdeki dönemde bölgenin kaderini dış güçlerin hazırladığı raporlar değil, beş temel unsur belirleyecek.

Birincisi demografi.

Ortadoğu dünyanın en genç nüfuslarından birine sahip. Eğitim, istihdam ve refah beklentilerini karşılayamayan devletlerin uzun vadeli istikrar üretmesi zorlaşacak.

İkincisi ekonomik dönüşüm kapasitesi.

Petrol gelirlerinin tek başına yeterli olmadığı yeni bir döneme giriyoruz. Suudi Arabistan’ın Vision 2030 programı, Birleşik Arap Emirlikleri’nin teknoloji yatırımları ve Katar’ın küresel sermaye stratejisi bunun farkında olduklarını gösteriyor.

Üçüncüsü devlet kapasitesi.

Vatandaşına hizmet verebilen, yatırım çekebilen, kurumlarını çalıştırabilen ve güven üretebilen devletler ayakta kalacak.

Dördüncüsü bölgesel güç dengesi.

Ortadoğu artık tek bir aktörün yönettiği bir bölge değil. Türkiye, İsrail, İran, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri arasında yeni ve daha karmaşık bir denge oluşuyor.

Beşincisi ise meşruiyet.

Vatandaşına umut veremeyen, refah sağlayamayan ve gelecek vizyonu sunamayan sistemlerin uzun ömürlü olması giderek zorlaşıyor.

Türkiye ve İsrail: Yeni Dönemin İki Merkez Gücü

İran-İsrail çatışmasının ardından ortaya çıkan tabloya baktığımda, bölgede etkisi artan iki ülke dikkat çekiyor:

Türkiye ve İsrail.

İsrail teknoloji, savunma sanayii, istihbarat kapasitesi, inovasyon gücü ve Batı ile kurduğu güçlü bağlar sayesinde bölgesel etkisini artırıyor.

Türkiye ise sanayi altyapısı, genç ve dinamik nüfusu, girişimcilik kültürü, savunma sanayiindeki ilerlemesi, enerji koridorları üzerindeki konumu ve çok yönlü diplomatik ilişkileri sayesinde yükselen bir merkez güç haline geliyor.

Önümüzdeki dönemde Ortadoğu’nun geleceği büyük ölçüde bu iki ülkenin rekabeti, iş birliği ve denge arayışını nasıl yöneteceğine bağlı olacak.

Hiçbiri tek başına bölgeyi şekillendirecek kadar güçlü değil.

Ama her ikisi de bölgenin şekillenmesinde önemli rol oynayacak kadar etkili.

Türkiye Korkuyla Değil Kapasiteyle Hareket Etmeli

Bu nedenle Türkiye’nin yapması gereken şey yeni haritalardan korkmak değildir.

Haritalar ilk kez çizilmiyor.

Senaryolar ilk kez yazılmıyor.

Projeler ilk kez hazırlanmıyor.

Türkiye’nin asıl görevi ekonomisini güçlendirmek, teknolojik kapasitesini artırmak, eğitim sistemini geliştirmek, toplumsal bütünlüğünü korumak ve kurumlarını daha etkin hale getirmektir.

Zayıf devletler dışarıdaki planlardan korkar.

Güçlü devletler ise o planları etkiler, değiştirir veya boşa çıkarır.

Türkiye’nin tarihi ikinci kategoriye girebildiğini göstermiştir.

Bugün de ihtiyaç duyduğumuz şey korku değil, özgüven; hamaset değil, stratejik akıl; tepki vermek değil, kapasite inşa etmektir.

Büyük Ortadoğu Mu, Küçük Ortadoğu Mu?

Belki de yanlış soruyu soruyoruz.

Mesele Büyük Ortadoğu değildir.

Mesele Küçük Ortadoğu da değildir.

Mesele hangi haritanın çizileceği de değildir.

Asıl mesele hangi devletlerin güçlü kurumlar kurabildiği, hangi ekonomilerin dönüşümü başarabildiği, hangi toplumların umut üretebildiği ve hangi ülkelerin vatandaşlarına güven verebildiğidir.

Büyük güçler plan yapmaya devam edecek.

Yeni haritalar çizecekler.

Yeni ittifaklar kuracaklar.

Yeni projeler tasarlayacaklar.

Fakat sonunda belirleyici olan yine sahadaki gerçeklik olacaktır.

Ortadoğu’nun geleceğini yalnız Washington’daki strateji belgeleri ya da başka başkentlerde hazırlanan senaryolar değil; Ankara’dan Riyad’a, Tahran’dan Tel Aviv’e, Şam’dan Bağdat’a uzanan coğrafyada yaşayan toplumların tercihleri, devletlerin performansı ve ekonomilerin başarısı belirleyecektir.

Çünkü tarihin en önemli dersi şudur:

Haritaları güçler çizer.

Ama gerçekliği sahadakiler belirler.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.