Amerikan sanatçıları çölü ya konu olarak ya da onu sanatlarını sergileme alanı olarak sevmişlerdi.
Müzelerin sergileme ideolojilerine ve sanat eserini pazarlanan bir mala dönüştürmesine karşı olan birçok sanatçı 1960’lar ve 1970’lerde sanatı müzeler dışına çıkarma akımını başlattılar.
Bu tarihler, aynı zamanda batı âlemindeki ilerici kesimlerde ekolojik duyarlılıkların ve tabiata geri dönüş hareketlerinin gücünün arttığı dönemlerdir. Bu ideoloji müzelere karşı çıkan sanatçı duyarlılığı ile birleşince, ortaya etkileri bugüne kadar süren yeni bir sanat akımı çıktı.
Bu sanatçılar, zaten karşı oldukları müzelere sığmayacak boyutta dev eserler düşleyip yaratıyorlardı. Dönemin ekolojik duyarlılıklarıyla ve tabiata dönüş hareketleriyle uyumlu biçimde eserlerini tabiatın doğallığı içinde sergilemekten yanaydılar.
***
Sadece mekân kavramını dönüştürmekle kalmıyorlar “zaman” kavramını da dönüştürüyorlardı.
Eskiden bir sanat ürünü belirli bir zaman sürecinde tamamlanıp yine belirli bir zaman diliminde müzede sergilenirdi.
Ancak yeni sanatçıların ürünleri yıllar içinde belki de hiç tamamlanmıyordu ve tabiatta bu durumu ile yıllar içinde görülebiliyordu.
Müzeye giden ziyaretçiler, belki meşhur bir eseri görmek için oradalarken büyük ihtimalle tesadüfen başka eserleri de görebiliyorlardı.
Ancak bu yeni gelişmede, ücra bölgelere, tabiata yerleştirilen yeni sanat ürünlerini görmek için ziyaretçilerden artık bir gayret göstermeleri de bekleniyordu. Böylelikle, sanatı ancak ürünün sergilendiği ücra bölgeye gitmek için yolculuğu göze alanlar görebilecekti. “Sanat için hac” kavramı da bu dönemde gelişti.
***
Anlayacağınız, bu akım sadece mekân ve zaman kavramını dönüştürmekle kalmayıp sanatın “görülme biçimini” de dönüştürüyordu.
Bu yeni anlayışın amacı bizlere yeni deneyimler yaşatmak ve insan yapımı objelerin tabiat algımızı nasıl değiştirebileceğini göstermekti. Onlara göre sanat ürünü tabiatı nasıl algıladığımızı değiştiriyor ama aynı zamanda muazzam ıssız bucaksız tabiat da sanat ürününü nasıl algıladığımızı belirliyordu.
Yerleştirme ekolü sanatçılar dev eserlerini çöllerde sergilerken, büyük şehirdeki galerilerinden ayrılmayan sanatçılar da aynı bilinç ortamına uygun olarak tabiatı galerinin içine getirmeye başladılar.
***
Tam yılını hatırlamıyorum ama 1970’lerin sonuna doğruydu sanırım, New York’ta oldukça tuhaf bir deneyim yaşadım.
Walter de Maria adlı sanatçı Soho bölgesinde bir galeride oldukça tuhaf ve radikal bir sergi gerçekleştiriyordu. O günlerde pek müze gezmek ve galerilere gitmek gibi âdetlerim olmasa da, özelikle haftalık Village Voice’da okuduklarım ilgimi çektiğinde bunları görmem gerektiğini düşünürdüm.
Walter de Maria, “New York Earth Room” adını verdiği sergisinde bir galerinin bütün odalarının zeminini gübreli toprak ile kaplamıştı. Gübreli olduğunu düşünüyorum çünkü galerinin kapısından kafanızı uzattığınızda belirgin bir koku da geliyordu.
Sanatçı burada önemli bir dönüm noktasının geldiğini ilan ediyor ve aslında bir anlamda galerilerin ve müzelerin başkenti New York’un zamanının bittiğini ve sanatın artık tabiata dönmekte olduğunu söylüyordu. Walter de Maria bunu New York’un galeriler bölgesi olan Soho’da bir galeriyi tarlaya dönüştürerek yapmıştı.
Bir dönüm noktasında bulunulduğunu ve yeni bir sanat anlayışının yaklaşmakta olduğunu ve sanatın tabiata döneceğini New York’un ortasında bir orman yaratarak anlatan bir diğer sanatçı da Alan Sofist’ti. O bu sanat olayını “Time Landscape” olarak adlandırdı ve epeyce tartışma çıkmasına da neden oldu.
Tabiatın sanat yaratma bilincine bu kadar yerleşmesi, müzelere ve galerilere sığmayacak yeni bir sanat ortamının geldiğini ilan eden ilk işaretti. Sanat ürününü müzeye değil tabiata yerleştirme anlayışı İngiltere, İtalya ve Japonya’da da görüldü ama asıl güçlü olduğu yer Amerika’ydı.
Bunun nedeni tabii ki Amerika’nın özellikle batı ve güney batısında insanın nefesini kesecek güzellikte vahşi tabiat bölgelerinin bulunmasıydı.
Yeni sanat anlayışı büyük sanat eserlerinin ücra ve vahşi ortamlarda sergilenmesini tercih ettiğinden, yeni sanatçıların özellikle Amerika’nın bu bahsettiğim bölgelerinde aktif olduğunu görüyoruz.
Sanatı müzelerin dışına çıkaran bu sanatçılar üzerinde çalıştıkları çeşitli maddelerden oluşan sanat ürünlerini Amerika’nın çorak bölgelerinde, geniş vadilerinde ve tabii ki çöllerinde sergiliyorlardı.
Birkaç örnekten bahsedeceğim.
Nancy Holt, “Sun Tunnels” adını verdiği eserini Utah eyaletindeki çölde sergiledi. Bu sergi çok büyük silindirlerden oluşuyordu. Uzaktan bakınca fazla anlamlı gelmeyebilir ama ıssız çölün ortasında bu insan yapımı objelerin varlığı insanı tuhaf düşüncelere itebiliyordu. Ve sonra çölde güneş doğarken ve batarken tabiatın oynadığı inanılmaz gölge oyunları silindirlerin içinden bir uçtan diğer uca bakarken yeni deneyimler yaşamanız mümkün oluyordu.

Bir başka örnek de yukarıda New York’un ortasındaki galeriye tarla getirdiğini anlattığım Walter de Maria’nın New Mexico çölünün ortasında yaptığı sanat gösterisiydi. Sanatçı 400 adet paslanmaz çelikten ince uzun boruyu çok büyük bir alana belli aralıklar ile yere sabitlemişti. Bakınca ilk başta bir anlam verilemese de, ancak çölde güneş batarken ve doğarken 400 çubuğa yansıyan güneş müthiş manzaralar ortaya çıkarabiliyordu. Ayrıca hava kötüyken şimşekler çaktığında, çubuklar yıldırım çekebildiğinden olağanüstü bir görüntü ortaya çıktığı da söyleniyordu. (Bir fotoğraf sanatçısı bunu görüntülemiş, gerçekten de görüntü müthiş olmuş.)
Vereceğim son örnek ise, Michael Heizer’in olağanüstü bir heykel sanatı ürünü olarak gördüğü ve Şehir (City) olarak adlandırdığı ve yaklaşık 40 yıldır üzerinde çalıştığı gerçekten de eski medeniyetlerden kalma bir görüntüye benzer bir eser. New York galeri dünyasını çok iyi bilen Heizer çöldeki bu konumu bulmak için aylarca araştırma yapmış ve neredeyse bedava denilecek paraya araziyi satın alıp oraya yerleşmişti. Medeniyetten tamamen uzakta yaşıyor ve çalışıyordu. Ona ulaşmak için, yolu olmayan bir alanda arazi arabasıyla dört saat seyahat etmek gerekiyordu. Bu “Şehir” de etrafını saran ve onu kaplayan tabiat tarafından belirleniyor ve onun varlığı da uçsuz bucaksız tabiatı “görenler” için değiştiriyordu.
“American sublime” diye bilinen bir kavram var. Burada “süblime” tam tercümeyle yüce anlamına geliyor. Ama dini bir anlamı yok. Bu kavram, uçsuz bucaksız büyüklükteki Amerika’nın dört bir yanına dağılmış vahşi tabiatı anlatmak ve bunun çağrıştırdığı düşünceleri ve sanatı adlandırmak için kullanılıyor.
Sanatçılar, uçsuz bucaksız ve ıssız tabiatta ilk bakışta göremeyeceğimiz yüceliği görebilmemiz için sanat ürünlerini o uçsuz bucaksızlığın tam da merkezine koyuyorlar.
Bunların piyasada satılabilmesine imkân yok, onları bizzat görmek isteyenler ise risk alarak bir bedel ödemeye razı olacaklar. Bedel ödemeye, riski almaya değer mi diyorsanız bence değer çünkü sonunda bir anlamda sanatın yüceliğini görme ihtimali var.
***
Ben bir ara John Coltrane’in “Plays The Blues” albümünün çölde dinlemeye en uygun müzik olduğunu düşünmüştüm. Çölün bana vereceği sonsuzluk duygusunun blues’la uyumlu olacağına emindim.
Ama sonra “Acaba Miles Davis’in Tutu albümü çöl ortamına daha mı çok yakışır?” dönemime girdim. İki albüm arasında tercihte zorlanıyordum. Eğer bir tanesini seçersem diğerine haksızlık yapacakmışım duygusu da vardı içimde. Beni bu ikilemden, Wim Wenders’ın “Paris Texas” filmini tekrar izlerken Ry Cooder’ın slide gitarı ile çaldığı muhteşem parçası kurtardı. İşte bu, muhakkak çölde dinlenilmesi gereken müzikti.