Var ya…
Benim için inanılmaz bir tecrübe oldu.
Evet, bunu da yaptım.
Filmde oynadım.
Aşk Tesadüfleri Sever 3’te.
Ve her anına bayıldım.
Aşk Tesadüfleri Sever 1’de de minicik bir rolüm vardı.
Ama bu sefer yönetmenler Ömer Faruk Sorak ve İpek Sorak bana bayağı kıyak geçmiş.
Rolüm daha uzundu.
İyi ki de öyleydi.
Mehmet Günsür’ün canlandırdığı, sevdiği kadının kalbiyle yaşayan Özgür karakterine soru soran gazeteciyi oynuyordum.
O gazeteci de Ayşe Arman.
Yani ben kendimi oynadım.
Setin ilk günüydü…

Ben de ‘film seti’ denilen o büyülü dünyanın içine ilk kez gerçekten girdim.
Başka setleri bilemem…
Ama burası acayip güzel bi dünyaydı.
Herkes birbirine inanılmaz nazik. Sabırlı. Tatlı. Kimsenin sesi yükselmiyor. Kimsenin egosu ortada dolaşmıyor. Tek bi gıcık insan yok.
“Yahu…” dedim.
“Bu gerçek mi?”
“Bizim setler hep böyledir” dediler.
O an düşündüm…
Demek ki, böyle bi iklim kendiliğinden oluşmuyor.
Ekip, özenle kuruluyor. İnsanlar seçiliyor. Uyuma dikkat ediliyor. Gerginlikten beslenen bir yer değildi yani.
Belki de set dediğin şey, biraz da yönetmenin karakteridir…
Ömer’le İpek öyle güzel bir atmosfer kurmuşlar ki…
İnsan daha ilk dakikadan kendini güvende hissediyor.
Ben ilk iki filmi çok sevmiştim.
Şimdi eminim üçüncüsünü de çok seveceğim.
Çünkü sette gördüğüm o uyumun, o huzurun, o güzel enerjinin filme de geçeceğine inanıyorum.
Sonra çekim başladı.
“Üç…”
“İki…”
“Bir…”
“Oyun!”
Ben kendimi oynuyorum ama…

Karşımda Mehmet Günsür ve Serkan Altunorak var.
İlk hedefim ne biliyor musunuz?
Repliğimi unutmamak.
Sürekli içimden tekrar ediyorum.
“Aman doğru söyleyeyim…”
“Aman şaşırmayayım…”
Sonra fark ettim ki…
Oyunculuk öyle bir şey değilmiş.
Mesele konuşmak değilmiş.
Dinlemekmiş.
Beklemekmiş.
İzlemekmiş.
Karşındakini gerçekten ‘görmek’miş.
Hissetmekmiş.
Onun ritmini almakmış.
Birlikte akmakmış.
Oyunculuk biraz da karşındakiyle uyum içinde birlikte dans etmekmiş…
Önce beceremedim tabii…
Sonra Ömer, İpek, Mehmet ve Serkan acayip yardımcı oldular.
Ben repliğimi hemen söyleyeceğim diye at gibi koşturuyorum ya…
“Dur…”
“Acele etme…”
“Bekle…”
“Dinle…”
“İzle… “
“Hisset…” dediler.
Ne güzel tavsiyelerdi.
Bir günde bile insanın bakışı değişebiliyor.
Şimdi oyunculuğa çok farklı bakıyorum.
Mehmet’le yıllar önce de röportaj yapmıştım.
Gerçek röportaj.
Çok severim onu.
Hani hep “Türkiye’nin en çekici, en seksi erkeği” listelerinin başında olur ya…
En sevdiğim yanı, bunu hiç ciddiye almaması.
İplememesi.
Güler geçer.
Gram umurunda değildir.
Şöhret de umurunda değildir.
Yıllardır İtalya’da yaşıyor.
Evli.
Üç çocuğu var.
Ve karısına hala ilk günkü gibi aşık. Bana söylediği şu cümlenin güzelliğine bakar mısınız:
“Yine dünyaya gelsem, yine onu arar, bulurum.”
Ben orada bittim işte.
Set aralarında çocuklarımızın fotoğraflarını gösterdik birbirimize.
Hayatı konuştuk.
Bol bol güldük.
Bir de şunu anladım…
Oyunculuk inanılmaz zor bir iş.
Allahım…
Aynı sahne…
Aynı cümle…
Defalarca…
On kere…
Yirmi kere…
Belki daha fazla…
En iyisi olana kadar yeniden, yeniden, yeniden…
Biz izlerken iki dakika.
Ama o iki dakikanın arkasında müthiş bir emek varmış.
Şimdi bunu çok daha iyi biliyorum.
Ömer Faruk Sorak’a ve İpek Sorak’a ve Çağlar Ercan’a bana bu eşsiz deneyimi yaşattıkları için kocaman teşekkür ederim.
İyi ki çağırdınız beni.
Çok iyi geldi.
Kasım ayını sabırsızlıkla bekliyorum.
Film çıksın da ben de sizinle birlikte yeniden izleyeyim.
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim…
Ben o sete misafir olarak gittim.
Hayran olarak döndüm!