Köyümüze Dönüş: Hafızanın Kokusu, Sevginin En Gerçek Hali

3 Ağustos 2026
Edited with Afterlight

Yine beş yıl aradan sonra, çocukluğumun en güzel dönemlerinden birinin geçtiği Bulgaristan’ın Kırcaali’ye bağlı Oyacılar köyündeyim.

Bu ev sadece babaannemle dedemin evi değildi.

Annemin, babamın, amcamın, yengemin, kuzenlerim ve biz üç kızkardeşin kocaman bir ailenin aynı çatı altında yaşadığı evdi.

Şimdi o evde dolaşırken her odanın bir sesi var sanki.

Bu satırları yazarken gözlerim doluyor.

Çünkü artık o insanların hiçbiri burada değil.

Ama kapıdan içeri girer girmez onların sevgisi hâlâ bu evde dolaşıyor.

Taşlarda…

Avluda…

Ocağın başında…

Ağırın kapısında…

Sabah öten horozların sesinde …

Babaannemin tavukların altından yeni topladığı yumurtaları zeytinyağında pişirişini hatırlıyorum. Ben daha uyanmadan hazırladığı çöreğin kokusunu… Demli çayın buharını… Bahçedeki tavukları, uçuşan böcekleri, evin hiç bitmeyen kalabalığını…

En çok da bizi görünce gözlerinin içinin gülmesini…

“Kızanlarım gelmiş…” derdi. Balkan lehçesiyle .

O küçücük boncuk gözlerindeki sevinci bugün bile unutamıyorum.

O günlerde bunun sevgi olduğunu bilmiyordum.

Çocukken sevgiyi sorgulamıyorsunuz.

Sadece onun içinde büyüyorsunuz.

Hafızanın kokusu olur mu?

Daha Bulgaristan’a gelir gelmez kendimi baniçka kuyruğunda buldum.

Sonra markete girdim.

İlk işim çocukluğumun gofreti Fafla’yı aramak oldu.

Raflarda görünce gülümsedim.

Gerçekten o gofreti mi özlemiştim?

Yoksa onun bana hatırlattığı insanları mı?

Çünkü bazı tatlar sadece tat değildir.

Bir kokunun içinde bir insan saklıdır.

Babaannemin yaptığı kuşburnu çayı…

Soğuk kış günlerinde hazırladığı ıhlamur…

Mutfaktan yayılan taze ekmek ve çörek kokusu…

Ocağın üzerinde kaynayan tavuk çorbası…

Bazen bütün bir çocukluğu geri getirir.

Babaannemin mutfağı hiç boş kalmazdı.

Kurban Bayramı’ndan sakladığı etlerle yaptığı kapama hâlâ hafızamda.

Yanında tane tane pilav…

Bazen ciğer pidesi…

Fırından çıkan sıcak pideler…

Dolaptan hemen çıkarılan ev yoğurdu…

Biraz sonra ayrana dönüşen o yoğurt…

Bunların hiçbiri sadece yemek değildi.

Bunların her biri “Siz geldiniz, ben size bir şey hazırlamalıyım” diyen bir sevginin diliydi.

Belki de göçmen mutfağının en büyük sırrı burada saklı.

Yemekler sadece karın doyurmak için yapılmaz.

Birlikte olmak için yapılır.

Bir sofranın etrafında aileyi tekrar bir araya getirmek için…

Bir çocuğun yıllar sonra hatırlayacağı sıcaklığı bırakmak için…

Bir lokmanın içinde saklı çocukluk

Bir baniçka, bir Fafla, bir lütanisalı ekmek…

Bazen bir ömrü yeniden yaşatmaya yetiyor.

Çünkü gastronomi sadece damakta kalan bir tat değil.

Hafızanın da bir parçası.

Bir lokmanın içinde bazen bir ev, bir anne, bir babaanne, bir çocukluk saklanıyor.

Belki de bu yüzden insanlar yıllar sonra memleketlerine dönüyor.

Sadece eski evleri görmek için değil.

O evlerde hissettikleri sevgiyi yeniden bulmak için.

Sevgi kuşaktan kuşağa geçiyor

Bu yolculukta beni en çok mutlu eden şeylerden biri de doktor olan kuzenim Nihat’ı görmek oldu.

Çocukluğumuzun büyükleri artık aramızda değil.

Ama onu görünce sanki hepsinden bir parça görmüş gibi oluyorum.

Bazen bir insan, bütün bir aileyi temsil edebiliyor.

Nihat abi onlardan aldığı sevgiyi hiç kaybetmemiş.

Belki de onlarla bizden daha uzun yıllar yaşadığı için o sevgiyi daha derinden taşıyor.

Yakındaki kasabada yaşadığı hâlde fırsat buldukça bu köye geliyor.

Eskiden bunu sadece bir alışkanlık sanıyordum.

Şimdi anlıyorum.

İnsan, kendisini koşulsuz seven insanların izlerini bırakıp gidemiyor.

Onu gördüğümde sadece kuzenimi görmüyorum.

Sanki babaannemi, dedemi, annemi, babamı ve bu evde yaşamış herkesi biraz daha görüyorum.

Ondan sevgi almak, onların sevgisine yeniden dokunmak gibi geliyor bana.

Annemin can dostu Embiye abla hayatta olan yakınlarımızdan. En çok ondan annemi dinlemeyi seviyorum .

Her geldiğimde uzun uzun konuşuyoruz . “ Siz bana annenden kalan pırlantalarsınız “ diyor . Hep onu ziyaret etmemizi bekliyor .

Köyümüze neden dönüyoruz?

Yıllar geçiyor.

Evler eskiyor.

İnsanlar gidiyor.

Ama biz yine de köylerimize dönüyoruz.

Taşları görmek için değil.

Duvarları görmek için değil.

Bir zamanlar nasıl sevildiğimizi yeniden hissetmek için.

Belki bu yüzden bir kifla kokusu bizi duygulandırıyor.

Bir baniçkanın ilk lokması boğazımızı düğümlüyor.

Bir fincan adaçayı bizi yıllar öncesine götürüyor.

Çünkü mesele yemek değil.

Mesele sevgi.

Bugün geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki bize bırakılan en büyük miras evler, tarlalar ya da eşyalar değilmiş.

Bize hissettirilen sevgiydi.

Ve belki bizim görevimiz de bu sevgiyi bizden sonra gelenlere aktarabilmek.

Çünkü insanın dünyada bırakabileceği en güzel iz budur.

Sevildiğini hissettirmek.

Çünkü sonunda insan, en çok koşulsuz sevildiği yere dönüyor.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.