Çocuğunuza Yapabileceğiniz En Büyük Kötülük: Ona Kolay Bir Hayat Vermek

Bir sınavı geçti diye en yeni iPhone’u almayın. Üniversiteyi kazandı diye altına araba çekmeyin. Bırakın çalışsın, beklesin, para biriktirsin, otobüse binsin, başarısız olsun ve yeniden başlasın. Çünkü bir gün hayatını onun için kolaylaştırmak üzere yanında olmayacaksınız.

11 Ağustos 2026

Bu yazı gençler için.

Ama belki onlardan daha çok anne babaları için.

Anne babaların çoğu aynı şeyi ister: Çocuklarına kendilerinin sahip olduğundan daha iyi bir hayat vermek.

Son derece anlaşılır bir içgüdü bu. Kalabalık otobüsleri, para sıkıntısını, sevmediğimiz işleri, alamadığımız şeyleri hatırlıyoruz. Sonunda çocuklarımızı bütün bunlardan koruyabilecek kadar başarılı olmuşsak, neden korumayalım?

Çünkü bunu yaparken, farkında olmadan onları rahatlıktan çok daha değerli bir şeyden mahrum bırakabiliriz:

Dayanıklılıktan.

İmkân sahibi anne babaların çocuklarına yapabilecekleri en büyük kötülüklerden biri, önlerindeki bütün engelleri kaldırmaktır.

“Biz çektik, onlar çekmesin.”

“Ben otobüse bindim, benim çocuğumun arabası olsun.”

“Ben öğrenciyken parasız kaldım, kızımın cebinde her zaman kredi kartı bulunsun.”

“Üniversiteyi kazandı. Hak etti. En yeni iPhone’u alalım.”

Ben bu dürtüye direnirdim.

Beklemeyi Öğretin

Çocuğunuz en yeni telefonu istiyorsa, o telefonun hemen önüne gelmesi için özel bir neden yok.

Bırakın beklesin.

Parası yetmiyorsa biriktirsin. Daha da iyisi, paranın bir bölümünü kendisi kazansın.

Üniversiteyi kazanmak da otomatik olarak araba sahibi olmayı gerektirmiyor. Otobüslerin, trenlerin ve metroların küçümsenmeyecek bir eğitim değeri vardır.

Bazen yağmurda beklesin.

Otobüsü kaçırsın ve geç kalmanın sonucunu görsün.

Anne babasının yolculuğun her aşamasını organize etmesine ihtiyaç duymadan bir yere nasıl gideceğini kendisi çözsün.

Üniversite için başka bir şehre gidiyorsa, aile evini onun etrafında yeniden kurma dürtüsüne de direnin.

Öğrenci yurdu, ortak mutfak ve zor bir oda arkadaşı bazen hiçbir amfide öğrenilemeyecek dersler verir.

Sevmediği insanlarla karşılaşacak.

Güvenmemesi gereken birine güvenecek.

Belki parasını kaybedecek.

Arkadaşlarıyla tartışacak ve zaman zaman hayal kırıklığına uğrayacak.

Bu da eğitimdir.

Her şeyden önce gençlerin beklemeyi öğrenmesi gerekiyor.

Modern tüketim ekonomisi beklemeyi ortadan kaldırmak üzerine kurulu. Yemek birkaç dakika içinde geliyor. Eğlence anında ekrana düşüyor. Para bir dokunuşla transfer ediliyor. Bir şey satın almak için telefonu kasaya değdirmek yetiyor.

Ne yazık ki hayat hâlâ böyle işlemiyor.

Kariyer zaman ister.

Güven zaman ister.

Uzmanlık zaman ister.

Servet çoğu zaman zaman ister.

Başarısızlıktan sonra yeniden ayağa kalkmak da zaman ister.

Dolayısıyla genç yaşta hazzı ertelemeyi öğrenmek mahrumiyet değildir.

Hayata hazırlıktır.

Parayı Görsün

Çocuk yetiştirirken yeniden düşünmemiz gerektiğine inandığım bir başka alışkanlık da parayı onlar için tamamen görünmez hale getirmemiz.

Dijital ödeme son derece pratik.

Ama parayı, onu kazanmak için gereken emekten de soyutluyor.

Ekrandaki 1.000 rakamı 600’e düşüyor. Bir şeyin gerçekten elinizden çıktığını pek hissetmiyorsunuz.

Genç bir insana harçlığının bir bölümünü nakit verin; deneyim değişiyor.

Parayı sayıyor.

Harcıyor.

Ve geriye ne kaldığını fiziksel olarak görüyor.

Elbette zaman içinde banka hesabını, kartları, dijital ödemeyi, bütçe yapmayı, tasarrufu ve yatırımı da öğrenmeli. Bugünün dünyasında finansal okuryazarlık bunların hepsini gerektiriyor.

Ama önce çok daha temel bir denklemi anlamalı:

Para, birilerinin emeğinin karşılığıdır.

O emeğin bir bölümü kendisine aitse çok daha iyi.

“Benim Çocuğum Garsonluk mu Yapacak?”

Neden yapmasın?

Restoranda garsonluk yapsın.

Otelde gece vardiyasında çalışsın.

Markette raf doldursun.

Mutfakta bulaşık yıkasın.

Oda temizlesin.

Bahçede, tarlada veya bir ustanın yanında atölyede çalışsın.

Dürüstçe yapılan hiçbir iş aşağılayıcı değildir.

Bence asıl kaygı verici olan, dürüstçe yapılan bazı işleri kendisine yakıştıramayan bir genç yetiştirmektir.

Sonuçlarını sık sık görüyoruz.

Genç üniversiteden mezun oluyor ve önüne başlangıç seviyesinde bir iş geliyor.

Maaş hoşuna gitmiyor.

“Ben üniversiteyi bunun için okumadım.”

“Bu paraya neden çalışayım?”

“Bu iş benim seviyemin altında.”

Ama önündeki alternatife bakın.

Evde yemek var.

Çamaşırını birileri yıkıyor.

Faturaları ödeniyor.

Başının üzerinde bir çatı var.

Telefon faturası bir şekilde ödenmeye devam ediyor.

Harçlık gelmeye devam ediyor.

Çalışmamanın hiçbir maliyeti yoksa, çalışmanın zahmetine neden katlansın?

Bu, gençleri sömürmenin veya onlara kötü ücret ödemenin savunusu değil. İşverenlerin de sorumlulukları var.

Söylemek istediğim başka bir şey:

İlk işiniz, son durağınız değildir.

Üniversite Tek Üniversite Değildir

Resmî eğitimi de biraz fazla kutsadığımızı düşünüyorum.

Üniversite eğitimi son derece değerli olabilir. İyi bir üniversite düşünce disiplini kazandırabilir, mesleki beceriler sağlayabilir, insanın ufkunu açabilir ve ömür boyu sürecek ilişkiler kurmasına yardımcı olabilir.

Ama diploma otomatik olarak olgunluk, muhakeme gücü, dayanıklılık veya çalışma disiplini üretmiyor.

Başka bir üniversite daha var.

Sokağın üniversitesi.

İşyerinin üniversitesi.

Parasız kalmanın üniversitesi.

Reddedilmenin, zor insanların, kötü patronların, hataların ve başarısızlığın üniversitesi.

Ben ikisine de gittim.

Benim Eğitimim Simit Satmakla Başladı

Türkiye’de maddi imkânları sınırlı bir ailede büyüdüm.

Çocukluğumun siyasi açıdan çalkantılı yıllarında, sağ ve sol gösterilerin sık sık sokakları doldurduğu dönemlerde, kalabalıklara soğuk su sattım.

Sonra simit sattım.

Sabah beşte kalkar, fırına gider, simitleri henüz sıcakken alırdım.

Kavrulmuş susamın kokusunu bugün bile hatırlıyorum.

Sonra sokaklara çıkar:

“Simit!”

diye bağırırdım.

Beş katlı bir apartmanın en üst katından biri seslenirse beş kat merdiven çıkar, simidi verir, parasını alır, yeniden aşağı inerdim.

Sonra başka apartman.

Başka sokak.

Bazen bir günde yüzlerce simit satardım.

Bahçelerde çalıştım.

Hafta sonlarını ve okul tatillerini babamın imalathanesinde geçirdim. Kaynak yapmayı, ferforje işlerini öğrendim. Ellerim kirlendi. Yoruldum.

Daha sonra okurken çevirmenlik yaptım.

Sonunda Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldum ve devlet hizmetine giriş için yapılan sınavları kazandım. Ardından önüme çıkan bir fırsat beni İngiltere’ye götürdü.

Bu, hayatın birden önüme kırmızı halı serdiği anlamına gelmiyordu.

London School of Economics’te yüksek lisansa başladığımda ailemi arayıp bütün masrafları karşılamalarını isteyebilecek durumda değildim.

Okul ücretimi karşılayabilmek için borç aldım.

Geçinebilmek için çalıştım.

Bir pizzacıda patates soydum.

Hamburgercilerde, McDonald’s dahil, çalıştım.

Sabah erkenden mağazalarda raf doldurdum, sonra üniversiteye gittim, akşam yeniden çalıştım.

Bu işlerin hiçbiri özgeçmişimde önemli bir yer tutmuyor.

Belki tutmalıydı.

Çünkü hayatım boyunca aldığım en önemli eğitimlerden bazılarının seçkin üniversitelerin amfilerinde değil; mutfaklarda, mağazalarda, atölyelerde ve sokaklarda verildiğini düşünüyorum.

İlk İşiniz Hayalinizdeki İş Olmak Zorunda Değil

Gençlere söylemek istediğim bir şey daha var.

İlk işinizin mükemmel olması gerekmiyor.

İlk maaşınız da büyük ihtimalle mükemmel olmayacak.

İlk patronunuz ne kadar parlak olduğunuzu fark etmeyebilir.

İlk iş başvurunuz reddedilebilir.

İkincisi de.

Üçüncüsü de.

Yeniden başvurun.

En aşağıdan başlamanın utanılacak hiçbir yanı yok.

İlk işinizin size sağlayacağı en değerli kazanç maaşınız olmayabilir.

Sabah zamanında işe gitmeyi öğrenmek olabilir.

İş arkadaşlarıyla geçinmek.

Yorgunken bir işi tamamlamak.

Zor bir müşteriyle uğraşmak.

Kötü bir patronla başa çıkmak.

Bir şey yanlış gittiğinde sorumluluk almak.

Bu becerilerin sertifikası yok.

Ama profesyonel hayatın temel taşları bunlar.

Bir de en aşağıdaki işleri yaptıktan sonra yukarı çıkmanın başka bir faydası var:

Aşağıda çalışan insanları küçümsemiyorsunuz.

Garsonluk yaptıysanız garsonu görüyorsunuz.

Temizlik yaptıysanız temizlik görevlisini fark ediyorsunuz.

Koli taşıdıysanız sizin kolinizi taşıyan insanın emeğini anlıyorsunuz.

Şoförünüzü gereksiz yere bekletme ihtimaliniz azalıyor.

Size hizmet eden insanı görünmez biri gibi görmüyorsunuz.

Çalışmak yalnızca para kazanmayı öğretmez.

İnsana, insanı da öğretir.

Sertlik Sevgisizlik Değildir

Anne babalığın zorlaştığı yer tam da burası.

Çocuğunuzun zorlandığını görmek, o zorluğu ortadan kaldırabilecek imkâna sahipken seyretmek kolay değil.

Ama “hayır” demek sevgisizlik değildir.

Çocuğunuzdan çalışmasını istemek sevgisizlik değildir.

Kötü bir kararın sonucunu yaşamasına izin vermek sevgisizlik değildir.

Ve bir şeyler ters gittiğinde her defasında araya girmemek, bazen sevginin en zor biçimlerinden biri olabilir.

Anne babalığın amacı yalnızca çocuğun bugünkü mutluluğunu azamiye çıkarmak olamaz.

Onu, sizin giderek daha az rol oynayacağınız bir hayata da hazırlamak zorundasınız.

Bir gün kendi geçimini sağlayacak.

Kendi kararlarını verecek.

Kendi eşini, arkadaşlarını, yolunu seçecek.

Kendi hatalarını yapacak.

İşini kaybedebilir.

Şirketi batabilir.

Kalbi kırılabilir.

Parası bitebilir.

Güvendiği insanlar ona ihanet edebilir.

Ve bir gün telefon açıp:

“Baba, ne yapayım?”

ya da

“Anne, bunu benim için halleder misin?”

diyebileceği kimse olmayabilir.

Eğitim biraz da o güne hazırlanmaktır.

Miras Yalnızca Para Değildir

Başarılı olmuş anne babalar doğal olarak çocuklarına bir şeyler bırakmak ister.

Belki bir ev.

Tasarruf.

Yatırımlar.

Bir şirket.

Çok iyi bir eğitim.

Bunların hepsi değerlidir.

Ama daha kalıcı bir miras var:

Kendi ayakları üzerinde durabilme yeteneği.

Çocuğunuza çalışmayı öğretin.

Para kazanmayı öğretin.

Ve zaman zaman az parayla yaşamayı da.

İnsanlarla başa çıkmayı, reddedildiğinde toparlanmayı, haksızlığa uğradığında kendisini savunmayı, işler ters gittiğinde yeniden başlamayı öğrensin.

Her şeyden önemlisi, hayat önüne bir duvar çıkardığında otomatik olarak anne babasına dönüp birilerinin o duvarı kaldırmasını beklemesin.

Bugün geçmişime baktığımda simit sattığım, yük taşıdığım, atölyelerde çalıştığım veya patates soyduğum için utanmıyorum.

Tam tersine.

İyi ki yapmışım.

Hayat daha sonra bana, sokaklarda simit satan o çocuğun hayal bile edemeyeceği fırsatlar sundu.

Farklı ülkelerde yaşadım.

Önemli sorumluluklar üstlendim.

Kendimi büyük güç ve servet sahibi insanların oturduğu masalarda buldum.

Ama sabah beşte kalkıp simit sattığım günleri hiçbir zaman tamamen unutmadım.

Belki de para, emek ve fırsatın değerini bu nedenle unutmadım.

Ve belki daha sonra o büyük masalara oturduğumda, masaya hizmet eden insanı fark etmemin nedeni de buydu.

O nedenle çocuklarınızı cömertçe sevin.

İyi eğitim verin.

İmkânınız varsa dünyayı gösterin.

Sizin sahip olmadığınız fırsatları onlara sağlayın.

Ama önlerindeki bütün yolları asfaltlamayın.

Bırakın çalışsınlar.

Bırakın beklesinler.

Bırakın kaybetsinler.

Bırakın kendi paralarını kazansınlar.

Bırakın hayat zaman zaman biraz canlarını acıtsın.

Sizin göreviniz çocuklarınızı hayat boyunca karşılaşacakları her zorluktan korumak değildir.

Siz artık yanlarında olmadığınızda, o zorlukların üstesinden gelebilecek insanlar yetiştirmektir.

Belki başarılı anne babalığın en büyük paradokslarından biri de budur:

Size artık ihtiyaç duymayan, ama yine de sizi hayatında isteyen çocuklar yetiştirmek.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.