Hannah Arendt ve Heidegger Eğer bu başlık bir oksimoron diyorsanız lütfen biraz sabredin de kendimi açıklamaya çalışayım
1933 yılında Paris’te Montparnasse’de Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Raymond Aron bir kafede kayısı kokteyllerini yudumluyorlardı. Raymond Aron Almanya’dan yeni dönmüştü ve Heidegger ve fenomenolojiden haberdardı.Varoluşçuluk felsefesini düşünme aşamasında olan Sartre ise Heidegger’i henüz detaylı okumamıştı.onun çalışmaları Fransızcaya o günlerde henüz çevrilmemişti..
Sarah Bakewell’in mükemmel çalışması olan ‘Varoluşçular Kahvesi’ kitabında anlatıldığı üzere üç düşünce insanının sohbetlerinde bir aşamada Raymond Aron önündeki kayısı kokteyli bardağını işaret edip, Sartre’a ‘bu kokteyl üzerinden felsefe yapabilirsin’ dediğinde Sartre’nin yüzünün birden sapsarı kestiği ve kendi sistemini daha sağlam kurmak için ilham aldığı, ve bundan yola çıkarak kendinden daha emin felsefesini oluşturduğu söyleniyor.
Bu tek anektod bile bence Heidegger düşüncesinin ‘insana dair her şeyi’ önyargısız alamaya çalışmak için neden önemli olduğunu göstermeye yetmeli.
Çünkü Heidegger felsefesi 1960’lı yıllardan başlayarak hayatın anlamını anlamaya, kurduğumuz ilişkileri çözümlemeye girişen tüm düşünürlerin kurmuş olduğu düşünce sistemlerinde onu sonunda reddetmek için de olsa bir şekilde diyalog açtıkları felsefedir.
***
İnsana dair her şeyin içinde önemli yeri olan cinselliğin merkezinde ister varoluşçu özne isterseniz de fenomenolojik varlık deyin özetle aslında hayat içindeki insan var.
Hayat içindeki özne veya varlık deyince hayatın belki de anlamını belirleyen en önemli unsurların başında gelen cinselliği de yoğun düşünmek gerekiyor tabii ki.
Tamam belki Heidegger’in felsefesini cinseliğe nasıl uygulayacağımız ilk bakışta net olmayabilir ama cinsellik de temelde bir varlığın başka varlık ile kurduğu ilişkinin yani fenomenolojik düzlemin parçasıdır
Bir özne ya da varlık eğer mutlu, doyumlu bir hayat sürdürmek istiyorsa kendi cinselliğinin özüne inmeli yani bir fenomen olarak kendi cinseliğinin neden öyle olduğunu ve bunun diğer varlıklar için ne anlamının olabileceğini itinalı ve derin düşünmeli ve belki de fenomenolojik indirgeme metoduyla epokhe edilmiş olan(özüne inmiş olan) kendi cinseliğinin anlamını keşfetmeli ve bu o anda toplumun normali dışında sayılsa bile onunla bir şekilde uyumlu yaşamayı bilmelidir.
Gerçi fenomenoloji temelde deneyimleri oldukları gibi betimlemek ve onları anlamak ile ilgilidir. Bu yüzden bu ekolün en sarsıcı insani deneyim olduğu söylenebilecek cinselliği neden direkt araştırma konusu olarak felsefi düzlemde sağlam biçimde ele almadığı belirsizdir.
Kitabının ismi bunu yapmaya çalışacağı çağrışımı yaptığından büyük umutlarla okumaya başlayıp aynı derecede hayal kırıklığı yaşadığım Sara Ahmed’in ‘Queer Phenomenology’ çalışmasıydı. Sara Ahmed lezbiyen ilişki üzerine ciddi düşünmeyi bilen iyi bir militan olabilir ama ne yazık ki yazma becerisi aynı düzeyde gelişmemiş
Fenomenologlar arasında en fazla Maurice Marleau-Ponty cinsellik hakkında fenomenoloji yapabileceğimiz kavramları üretmiştir.
Merleau-Ponty için felsefe ile yaşam aynı şeydi ve Husserlci bir yaklaşımla bizzat kendi deneyimlerimizden yola çıkarak felsefe yapmamız gerektiğini söylerdi (Bakewell.130) Bu arada ‘yaşayan felsefe’ kavramını ilk kullanan, Sartre hakkındaki kitabın da yazarı varoluşçu İngiliz Filozof ve roman yazarı İris Murdoch’tur.
Deneyimleri felsefenin merkezine aldığı dünyayla paylaştığımız şey olarak, ‘’ten’e yaptığı vurguyla ve bedenselleşmekten hiç kopamayışımız kavramasıyla. ‘Vücuda gelmiş benliği anlatmasıyla, Merleau-Ponty fenomenoloji filozofları arasında cinselliği bu yöntem ile düşünmek isteyenlere en çok kavram verip, bir yol açmış düşünürdür.
Ve bakın filozof ‘Görünür/Görünmez’ çalışmasında bir bedenin diğerini sarmalayışını şöyle anlatıyor: “Elleriyle yorulmak bilmeden, karşılığında aldığı her şeyi geri veren tuhaf bir heykel oluşturur; bedeni dünyanın ve hedeflerinin dışına çıkıp kayboluştur, başka bir yaşamla birlikte Varlık’ın içinde süzülmenin eşsizliğiyle büyülenmiştir.’’