Çanakkale Külliyesi… Resimli Mısralarla Acı-Tatlı Tarifleri

30 Ağustos 2026

Çanakkale’nin yolu
bitmez bu konu.

Akıyor boğazın suları
zamana
kendini yedirmemiş
şehre doğru.

İlk aşkının adını
düşemeden defterine,

kanayan arkadaş elleriyle
su yerine terle yıkanıp
vurulduğu sipere gömüldü
kaç  liseli?

Ve onların
Başında hayatlarının izleri.

Neydi dehşetten başka
toprağa karışan?

Masumiyet miydi?

Kalan neydi,
acı mı,
minnet mi?

Gelibolu sadece ölümdü.

Kendini dünyanın sahibi sanan deli,

dur da dinle:

geçemediğin deniz
bıraktığın hiç geçemeyeceğin yerde

Çünkü
Gençliğim eyvah çarşısı
Çanakkale içinde

Ve bir uzun selvi için
yanıyor hâlâ
türkünün içi
siperler örtülmüş
adı tarih
tepelerde.

Açık iç yaraları
Kim bilir hangi yüreklerde.

İnsan sesleri kesilmiş
Sekiz küsür ay
kesilmiş kuş sesleri.

Top sesi yıkım,
kuş sesi hayat çünkü.

Sükûnsa
bir hasret.

Alçıtepeli Salim amca
artık sağlim değil.

Ne işiniz vardı burda diye
sormaya devam ediyor
müzesi ardından.

Mezarı kazılırken çıkmış
bir Fransız misket mermisi.

Şaka gibi.

Edeb ya hu
müzesinde
son parça o şimdi.

Sormak geçiyor
içimden tahtadan ata:

hangi yangını saklıyordun sen
kaburgalarının arasında,
Hisarlık’ta?

Neler yaşandı
orada?

Bir kader miydi o,
yoksa hırs mıydı
kader kılığına giren?

Ele geçirme hırsı.
Bir denizi,
bir geçidi,
toprağı, serveti
ünü.

Sen bir efsanesin,
Truva’nın atı;

içinde askerlerden çok
bahaneler,
tahtalardan çok
gizlenmiş niyetler vardı.

Ama onlar
hakikatti:

yanan taşlar,
küllenen deniz,
geceye gömülen çocuk sesleri

ve senden sonra da
sızacak dimağ arayan
o eski hırs.

Savaşın çirkin yüzüne bir maske gibi tuttuğu
güzellikti sadece
Helen.

Gölgede bir adam
içten vurulmuş bir kale gibi.

Göğsünde bir şarapnelin izini
andıran
kendi harplerinden kalmış
uzun yara.

Onca denizden sonra
şimdi bir başına.

Ürkek birkaç kulaç
şehit yıkamış
sularda.

İki som evlat heykeli
var iki yanda.

İkisi de sanki tetikte.

Lugatlarında, vefa.

Ece’nin sokağında
bir yudum
Ayhan

Sonra şerefli şehirde
kendini bilir
bir gece.

Ne eksik, Salih?
Söyle, neden mahsunuz?

Kimleri görmüyorum
derdi Turgay.

Say:

kimler yok
İnciraltı’ndaki
büyük masada?

Güneş bile batıyorsa,
nankörler niye hâlâ kör?

Sıraselviler bize ne kadar uzak?

Yoksa türküdeki selvi de mi
orada?

Sorasım geliyor:

Hiç mi sela işitmediniz siz?

Hiç mi ürpermez taş?

Çok mu bayat içiniz?

Sıraselviler oradaysa,
Sıraselfieler
isteyenin olsun.

Behram

zamandan süzülmüş
bir yadigâr.

O kalsın yeter.

Bitmeyen hırs…
deli hırs.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.