İnsandan Nesneye Blow Up

18 Ağustos 2026

Bir dostum, siyasette ilerlemek isteyenlerin bazılarında “killer instinct” (öldürme içgüdüsü) vardır, dediğinde ürpermiştim.

Başkasının varlığını, duygusunu, acısını görmemek yalnızca bir karakter sorunu mudur?

Yoksa o açık sözün dile getirdiği gibi, karşısındakini giderek bir “insan” olmaktan çıkarıp kendi amacı için kullanılabilecek bir nesne gibi görebilmek, daha derin bir ruhsal ve ahlaki bozulmanın işareti midir?

En vahimi, “yok sayma hâli” sonunda gerçekten yok etmeye kadar gidebilir mi?

Bazı cinayetler yalnızca öldürülen insanın hayatını değil, insanın başka bir insana bakma biçimini de görmemizi sağlıyor.

William Bradford vakasını onlardan biri olarak okudum.

1984 yazında 21 yaşındaki Shari Miller, kendisini fotoğrafçı olarak tanıtan Bradford ile tanışmış. Bradford, genç kıza mankenlik portföyü hazırlamasına yardım edebileceğini söylemiş.

Sonra onu Mojave Çölü’ndeki ıssız bir bölgeye götürmüş.

Savcılığın anlatımına göre Miller burada öldürülüyor.

Altı gün sonra 15 yaşındaki Tracey Campbell ortadan kayboluyor.

Onun da fotoğraf çekimi ve modellik fırsatı vaadiyle Bradford’ın yanına gittiği anlaşılıyor.

Ve o da öldürülmüş.

Bradford daha sonra her iki cinayetten mahkûm ediliyor ve 1988’de ölüm cezasına çarptırılıyor.

Fakat hikâyeyi yıllar sonra yeniden konuşulur hâle getiren başka bir şey var.

Polis, Bradford’ın evinde çok sayıda kadının fotoğrafını bulmuş.

Fotoğraflar yıllarca dava dosyalarının içinde kaldıktan sonra dosyaları yeniden inceleyen dedektiflerin dikkatini çekiyor.

Ve şu soru ortaya çıkıyor:

Bu kadınlar kimdi?

2006’da Los Angeles County Şerif Departmanı, Bradford’ın çektiği kadınların fotoğraflarını kamuoyuna açıkladı.

İlk aşamada 54 fotoğraftaki 47 kadın araştırılıyordu; ardından yaklaşık 30 fotoğraf daha yayımlandı.

Amaç, kadınların kimliklerini belirlemek ve aralarında başka kurbanlar bulunup bulunmadığını araştırmaktı.

Fotoğrafların yayımlanmasından sonra telefonlar yağmaya başladı. Bir gün içinde binden fazla ihbar geldi.

Bazı kadınlar fotoğraflardaki kişinin kendileri olduğunu söyleyerek ortaya çıktı, hayatta oldukları anlaşıldı.

Ama bazı fotoğrafların hikâyesi çok daha karanlıktı.

Fotoğraflardan birindeki kadının, 1980 yılında boğularak öldürülen bir kadın olduğu belirlendi.

Başka kadınların da öldürülmüş olabileceğinden şüphelenildi.

2008 yılına gelindiğinde araştırmacılar, fotoğraflardaki kadınların büyük bölümünün akıbetini araştırmıştı; 14 kişiyi hâlâ potansiyel kurban olarak değerlendiriyordu.

Bunların yaklaşık altısı üzerinde özellikle duruluyordu.

En çarpıcı ayrıntılardan biri ise Shari Miller’ın fotoğraflarıydı.

Fotoğraflardan birinde Miller, çöldeki bir kayalığın önünde görünüyordu.

Fotoğraf daha sonra soruşturmanın önemli parçalarından biri hâline geldi.

Miller’ın bedenindeki dövmenin yeriyle fotoğraftaki kadının dövmesinin örtüşmesi ve fotoğraftaki kayalığın bulunması, soruşturmacıların olayları birbirine bağlamasına yardımcı oldu.

Burada fotoğrafın anlamı değişiyor.

Normalde fotoğraf, bir insanın hayatta olduğuna dair en masum belgelerden biridir.

“Ben buradaydım.”

Ama bu dosyada fotoğraf, yıllar sonra başka bir şeye dönüştü.

Bir kadının kim olduğunu bulmaya yarayan bir ipucu oldu.

Hayatta olup olmadığını anlamaya yarayan bir belge.

Hatta bir cinayetin arkasındaki gerçeğe açılan kapıyı oluşturdu.

Görevli ekip fotoğrafa bakıp şu soruyu sormak zorunda kaldı:

Bu kadın şimdi nerede?

İnsanı ürküten soru biraz da bu.

Çünkü fotoğrafın içinde hâlâ hayat var.

Ama fotoğrafın dışında o hayatın devam edip etmediğini bilmiyorsunuz.

Bradford’ın hikâyesinde asıl düşündürücü şey ise cinayetin kendisinden önce geliyor.

Güven.

Bir insanın başka bir insanı öldürmesi korkunç.

Ama bundan önce başka bir şey gerçekleşiyor:

Öldürülecek insan, önce bir amaç için seçiliyor.

Onun hayali öğreniliyor.

İhtiyacı görülüyor.

Zayıf tarafı anlaşılıyor.

Sonra bunlar onun aleyhine kullanılıyor.

Shari Miller için modellik fırsatı vardı.

Tracey Campbell için başka bir fotoğraf çekimi.

Ama mesele fotoğraf değildi.

Mesele, güveni bir araca dönüştürebilmekti.

O fotoğraflar, bir insanın bir insana yaptığı daha eski bir şeyi gösteriyor:

Karşısındakini, insan olmaktan çıkarıp kendi amacı için kullanılacak bir nesne gibi görebilmek.

Asıl ürkütücü olan bu.

İnsanın başka bir insanın canına kıymadan önce, onu bir insan olarak görmekten vazgeçmesi.

Onun korkusunu önemsememesi.

Onun hayalini kendi hesabına çevirmesi.

Onun güvenini istismar etmesi.

Karşısındaki insanın hayatını, kendi isteğinin önünde duran bir engel gibi görmeye başlaması.

Sonrası cinayet olabilir.

Ama insanlıktan uzaklaşma ondan önce başlamıştır.

Belki de bir insanı öldürmeye götüren ilk adım, onun hayatını yok saymaya başlamaktır.

Burada “ruhsal bozukluk” ile “ahlaki bozulmayı” birbirine karıştırmamak gerekiyor.

Her bencillik, her kibir ya da her duyarsızlık bir psikiyatrik hastalık değildir.

Ama insanın başkasını görmemesi, onun acısını önemsizleştirmesi, sınırlarını yok sayması ve sonunda onu yalnızca kendi amaçları açısından değerlendirmesi, insanın karşısındakini bir özne olmaktan çıkarıp nesneleştirmesidir.

Bu, onu öldürmeye varmayabilir.

Ama insanı insan olarak görme yetisinin feci bir biçimde yoksullaşmasıdır.

Bunun nerede patolojik bir hâle geldiğini yalnızca bir tanı üzerinden açıklamak da mümkün değil.

Çünkü mesele bazen hastalıktan önce başlıyor, bir yetinin kaybında.

İnsanın karşısındaki insanı insan olarak görme yetisini kaybetmesinde.

Bugün Bradford’ın hikâyesine 1984’ün dünyasından bakılıyor.

Oysa kullanılan mekanizma eskimedi.

Fotoğrafçı yerine başka bir meslek olabilir.

Bir mankenlik portföyü yerine iş fırsatı olabilir.

Bir bar yerine sosyal medya olabilir.

Çöl yerine başka bir ıssızlık.

Ama insanın görülmek, beğenilmek, sevilmek, bir fırsat yakalamak ve kendisine açılan kapıya inanmak ihtiyacı değişmedi.

Hatta bugün bu ihtiyaçların çok daha büyük bir alanı var.

İnsanlar birbirlerinin hayatına daha kolay girebiliyor.

Daha kolay güven kazanabiliyor.

Daha kolay kendisini başka biri gibi gösterebiliyor.

Daha kolay bir insanın ihtiyacını öğrenebiliyor.

Ve belki de daha kolay onu kendi amacı için kullanabiliyor.

Bana kalırsa Bradford vakası geçmişte kalmış bir suç dosyası olarak görülmemeli.

Çünkü onda insanlığın çok eski bir karanlığı var:

Bir başkasının insanlığını görmemeye başladığımız anda, onu kullanabileceğimiz bir şeye dönüştürmek kolaylaşıyor.

Bradford’ın 1987’deki yargılaması sırasında söylediği bir cümle ise yıllar sonra bile dosyanın üzerinde asılı kalmış gibi:

“Think of how many you don’t even know about.”

“Kaç kişinin daha olduğunu bile bilmiyorsunuz, bir düşünün.”

Bradford 2008’de cezaevinde doğal nedenlerle öldü.

Böylece soruşturmacıların bazı sorularına cevap verebilecek kişi de ortadan kalktı.

Geriye fotoğraflar kaldı.

Dipnot: “Blow Up”, Antonioni’nin filmine bir gönderme; fotoğrafın büyütüldükçe görüntünün içindeki görünmeyeni ortaya çıkarması gibi, bu hikâyede de fotoğraflar geçmişte kalmış bir gerçeği yeniden görünür kılıyor.

Bir insan, başka bir insanı insan olarak görmekten ne yaptığında vazgeçer?

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.