Fatih Altaylı yazdı: Erkan Mumcu ortalığı karıştırdı, 367 Erdoğan’a karşı bir iç komplo muydu?

Siyasetten genç yaşında kopan, epeydir ortada gözükmeyen Erkan Mumcu bir röportaj verdi, ortalık karıştı. Ona göre 2007'deki 367 olayı, Abdullah Gül ve Bülent Arınç'ın Erdoğan'ın önünü kesme hamlesiydi. Peki sahiden öyle miydi? Gelin o günleri bir kez daha hatırlayalım...

Siyaset 18 Ağustos 2026

Yakın tarih anlatıları

Erkan Mumcu bir röportaj verdi, ortalık karıştı. Mumcu önemli ve gerekli bir siyasetçi idi. Niye erkenden kenara çekildi hâlâ anlamıyorum.

Mumcu, siyasete ANAP’ta başlamış parlak bir politikacıydı. AK Parti’nin kuruluşu ile birlikte AK Parti’ye geçti.

Genç yaşına rağmen AK Parti’nin ilk döneminin etkin isimlerindendi. Abdullah Gül kabinesinde AK Parti’nin ilk Milli Eğitim Bakanı olarak yer aldı. Daha sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı yaptı. Başarılıydı da.

Sonra 2005 yılında ani bir kararla AK Parti’den ayrılıp ANAP’a geri döndü, genel başkan oldu.

Bu arada Türkiye yakın tarihinin önemli gelişmeleri art arda geldi.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi sona eriyordu. Yerine AK Partili bir Cumhurbaşkanı seçilecekti. AK Parti Genel Başkanı ve dönemin başbakanı Erdoğan, Abdullah Gül’ün partisinin adayı olduğunu “Adayımız kardeşim Abdullah Gül’dür” diyerek açıkladı.

Bunun ardından Genelkurmay, seçilecek Cumhurbaşkanı’nın laik devlete zarar vermeyecek biri olması gerektiğini söyleyen bir bildiri yayımladı. Bu bildiri tarihe “27 Nisan e-muhtırası” olarak geçti.

Diğer yandan da eski Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu öncülüğünde yargı çevrelerinden Cumhurbaşkanlığı seçimi için TBMM’de 367 diye bir zırvalık ortaya atıldı. Cumhurbaşkanı seçmek için ilk turda gereken sayı, meclisin toplanabilmesi için gereken sayı olmalı diye bir tez… Bu durumda tek bir parti 367 oya sahip değilse, cumhurbaşkanı seçimi yapmak imkansız hale geliyordu. Mutlaka muhalefet ile uzlaşmak şart oluyordu. Yani bu aslında cumhurbaşkanlığı seçim yönteminin ruhuna aykırıydı. İlerleyen turlarda salt çoğunlukla seçme seçeneğini ortadan kaldırıyor, fiilen imkansız hale getiriyordu.

O gün de bunun saçmalık olduğunu yazdım, bugün de aynı kanaatteyim.

Ancak bu durum Anayasa Mahkemesi tarafından da teyit edilince, cumhurbaşkanı seçimi kilitlendi. AK Parti’nin adayı Abdullah Gül seçilemedi.

Bunun üzerine iktidar bir erken seçime gitti.

Erken seçim öncesi gelişmeler de çok ama çok ilginçti.

Erkan Mumcu’nun ANAP’ı ile Mehmet Ağar’ın DYP’si seçim öncesi birleşme konusunda uzlaşmaya çalışıyorlardı ve hatta uzlaşmışlardı.

Eğer ANAP ve DYP, Demokrat Parti çatısı altında birleşebilseler, anketlere göre AK Parti TBMM’de tek başına iktidar olamıyor, hatta bir ihtimal Demokrat Parti ana muhalefet partisi haline gelebiliyordu.

Ancak ne olduysa oldu, birleşme son anda suya düştü, Erkan Mumcu’nun ANAP’ı aday listelerini zamanında veremediği için seçime giremedi. Yapılan seçimlerde AK Parti oyunu yaklaşık 10 puan artırarak yeniden iktidar oldu. Bir önceki seçimde baraj altında kalan MHP yeniden Meclis’e girdi.

Şimdi Erkan Mumcu’nun iddiası, 367 garabetinin de, e-muhtıranın da Erdoğan’ın önünü kesmek için düzenlenmiş bir komplo olduğu ve Abdullah Gül ile Bülent Arınç’ın bu komplonun parçası olarak görev aldığı. İddialı bir iddia.

Ancak o dönemi yaşamış ve yakından takip etmiş biri olarak bana göre hatalı bir değerlendirme ve tarihi yaşayanlar açısından kabul edilebilir bir şey değil çünkü tarihi gerçeklerle uyuşmuyor. En azından görünen tarihi gerçeklerle uyuşmuyor.

O günlerde güçlü bir başbakan olan Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmak gibi bir niyeti yoktu. Tam aksine, sembolik bir makam olan cumhurbaşkanlığını kendisi için uygun bulmuyor, Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı seçildiğinde yaşadığı sorunları ve pişmanlığı yaşamak istemiyordu.

Erdoğan’ın yapmak istediği, Anayasa’yı değiştirmek, cumhurbaşkanını halkın seçmesini sağlayacak düzenlemeyi yapmak ve ancak ondan sonra halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı olmaktı.

Seçimlerin ardından AK Parti yine 367 sayısına ulaşamamıştı. Abdullah Gül isminde ısrar etmek Cumhurbaşkanlığı seçimini imkansız hale getirebilirdi. Bu yüzden de Erdoğan’ın elinde bir liste olduğu, listenin başında eşinin başı açık olan Vecdi Gönül’ün bulunduğu ve Erdoğan’ın bu listeyle muhalefet ile uzlaşarak bir aday belirlemek ve 367 engelini aşmak istediği biliniyordu.

367 engeli aşıldıktan sonra bir Anayasa değişikliği yapılabilir ve cumhurbaşkanını halkın seçmesinin önü açılabilir ve AK Parti’nin “gönlündeki gerçek aday” o zaman seçilebilirdi. Şimdilik idare edecek biri olabilirdi.

Plan buydu.

Ancak hiç kimsenin beklemediği bir şey oldu.

Yeniden Meclis’e giren MHP’nin genel başkanı Devlet Bahçeli “367 isteği saçmalıktır. Biz Cumhurbaşkanlığı seçiminde Meclis’te yer alarak bu saçmalığın aşılmasını sağlayacağız” dedi.

AK Parti’nin 341 vekili üzerine MHP’nin 71 vekili eklenince 367 sorunu aşılmış oldu.

Ancak yine de Erdoğan’ın Abdullah Gül’ü aday yapıp yapmayacağı belli değilken, Abdullah Gül kendi ortaya çıktı ve “Adaylığım devam ediyor” dedi. Bu durumda, Erdoğan istese de istemese de Nisan ayında “Adayımız, kardeşim Abdullah Gül’dür” söylemine bir kez daha sahip çıktı.

Abdullah Gül, 339 oyla yani aslında AK Parti’nin Meclis’teki sayısının da altında bir oyla TBMM tarafından seçilen son cumhurbaşkanı oldu.

Ve ekim ayında yapılan Anayasa değişikliği referandumuyla cumhurbaşkanını halkın seçmesinin önü açıldı.

Erkan Mumcu’nun o günlerle ilgili teorisi bizim bildiğimiz gerçek olaylarla çok örtüşmüyor. Bilinmeyen bir şeyleri biliyorsa onu bilemem. Belki onları da açıklar.

Remora balığı

Süleymancılar adı verilen köklü cemaate yapılan operasyon hızlı biçimde ilerliyor. Yüzlerce, belki binlerce şirketten söz ediliyor, milyarlarca liralık mal varlıkları, milyarlarca dolarlık para transferleri, evlerde bulunan yüzlerce kilo altın ortalığa saçılıyor.

Cemaatteki kerameti kendinden menkul “lider kadroların” lüks ve debdebe içindeki hayatı ve gariban vatandaşların himmet ve hizmetleri üzerinden elde ettikleri servet göz kamaştırıyor.

Herkes, özellikle de sağ kesim olayı “hayret edermiş gibi yaparak” izliyor.

Evet, hayret edermiş gibi yapıyorlar.

Çünkü aslında hiçbir şey gizli değildi, hiçbir şey bilinmez değildi.

Koskoca Devlet, Fırat’ın kıyısında kaybolan koyunu bilen devlet, tüm bunları bilmiyor olabilir miydi!

Hele hele İslamcı yapılanmaları gayet yakından tanıyan mevcut iktidarın tüm bunlardan bihaber olma ihtimali var mıydı!

Mesela başka bir Cemaat var çok konuşulan, çok bilinen ve aynen Süleymancılar gibi liderinin ölümünden sonra parçalanma sürecine giren, hepinizin bildiği Menzil Cemaati…

Yarın, iktidar kızıp Menzil Cemaati’ne bir operasyon yapsa, ortaya saçılacak şirketler, paralar, altınlar, gayrimenkuller ve menkuller Süleymancılarınkinden daha mı az olacak zannediyorsunuz!

Peki, Menzil lider kadrosunun da aynen Süleymancılar gibi büyük bir servetin üzerinde oturduğu bilinmiyor mu!

Başta İsmail Arı, Timur Soykan olmak üzere pek çok gazeteci bu varlıkları yıllardır kaleme alıyor.

Kimse tınıyor mu!

Elbette tınmıyor.

Ama yarın Menzil’e de bir operasyon yapmak gerekse “Vay, mal varlığına bak” diye hayret nidaları atılacak, herkes çok şaşırmış gibi yapacak, bu varlık hırsızlığın, yolsuzluğun, edepsizliğin kanıtı olacak.

Ve birtakım başka cemaatler de “Bu yapılan çok doğru. Bunlar zaten bir cemaate değil, onların yolsuzluk yapan liderlerine yönelik” diye fetvalar verecekler. Ve belki oradan artan mal ve insanlar bize gelir diye bir Remora balığı gibi umutla bekleyecekler. Dikkat etmeleri gereken şey ise vantuzlarını ölçülü kullanmak.

Remora balığının ne olduğunu biliyorsanız, benim ne dediğimi de daha iyi anlarsınız.

Bu operasyonla ilgili net söyleyeceğim ise şudur.

Yapanın eline sağlık; nedeni ve niyeti ne olursa olsun!

Ne oluyor

Galatasaraylı taraftarlar kulüpte ne olup bittiğini soruyorlar.

Onu da yarın anlatırım.

Hoş şeyler olmuyor onu söyleyeyim.

17 Ağustos ülkeyi değiştiren deprem

Bugün 17 Ağustos Gölcük Depremi’nin yıldönümü.

Resmen 20 bin civarı gayriresmî olarak 50 bini aşkın insanımızı kaybetmemizin üzerinden 27 yıl geçti.

Bu deprem Türkiye’de sosyal ve siyasal etkileri bakımından tarihi bir depremdir.

Depremin yarattığı ekonomik yıkım 2001 krizini tetiklemiş, 2001 krizi ise Türkiye’deki büyük siyasal dönüşümün nedeni olabilecek bir siyasi sarsıntıya neden olmuştur.

Tarihte pek az deprem farklı etkileriyle bir ülkeyi bu kadar derinden sarmış olabilir.

Tüm kayıplarımızı saygı ile rahmet ile anıyoruz.

Ne zaman insan oluruz?

Yaptıklarımızdan çok yapmadıklarımızdan da sorumlu olduğumuzu anladığımız zaman.

***

Fatih Altaylı’nın bu yazısı ilk olarak yazarın kendi web sayfasında yayımlandı.

10Haber bültenine üye olun, gündem özeti her sabah mailinize gelsin.