Perde açılıyor.
Sahne küçük.
Dışarıdan füze sesleri geliyor.
Üç kapı görülüyor.
Birinci kapıdan İyilik giriyor.
İkinci kapıdan, Duyarlılık.
Üçüncü kapı ise henüz hareketsiz.
Oradan birazdan Çıkar girecek.
Bunu herkes biliyor.
Ama kimse biliyor gibi yapmak istemiyor.
İyilik salonda.
Elinde kahvesi, yüzünde hafif mahcup bir gülümseme.
“Ben kimseye kötülük yapmam,” diyor.
Tam o sırada Duyarlılık söze giriyor.
“Ben de.” diyor.
İliştiği koltuğunda İyilik’e doğru dönerek.
Onları birleştiren bu söz üzerine birbirlerine sarılıyorlar.
Fotoğraf çekiliyor.
Fotoğrafın sosyal medyada paylaşılacağı konuşuluyor.
Altına da,
“İyiliğin hâlâ mümkün olduğuna inanmak” yazılıyor.
Çok hoş.
Seyirci alkışlıyor.
Sahne yakınlara düşen bir bomba sesiyle sarsılıyor.
Perde kapanacak gibi oluyor.
Tam o sırada üçüncü kapı açılıyor.
Çıkar kafasını uzatıyor.
İyilik hemen bağırıyor:
“Burada ne arıyorsun?”
Onun her yere girip çıktığını bilmiyor, ya da buna şaşırmış gibi bir yüz ifadesi takınıyor.
“Senin görünce insan ürküyor, akla kötü şeyler geliyor.”
Çıkar omuz silkiyor.
“Ben zaten hep buradaydım” diyor.
İyilik biraz düşünüyor.
“Öyleyse görünme” diyor sert bir sesle.
Seyirci bu lâfı beğendiğini alkışlayarak belli ediyor.
Çıkar kapının arkasına geçiyor.
Perde devam ediyor.
Vodvilin güzel tarafı şu:
Kimse kendisini kötü biri sanmıyor.
Çünkü eğer tıpkı İyilik gibi Kötülük diye de biri de varsa, onun kim olduğunu herkes biliyor.
O hep başkası.
Biz değiliz.
Biz koşulların kurbanlarıyız.
Yanlış bizim işimiz değil.
Biz yanlış anlaşıldık.
Elimizden gelen o kadardı.
Biz aslında öyle demek de istemedik.
Biz kendimizi koruduk.
Bizim de canımız yandı.
Biz sadece sınır koyduk…
Biz insanız.
Bu sonuncu özellikle kullanışlı.
Çünkü “Ben insanım” dediğiniz anda kendini belli edenlere kapılar hızla çarparak kapanıyor.
Bencillik?
Hırs?
Kıskançlık?
Kırıp dökmek?
Başkasına haksızlık?
Bunlar sıradan insanlara mahsus meseleler.
Sahnede onlara yer yok.
Bazı hayatlarda da sanki onlar yok.
Ama bu bize yapılan haksızlık?
İşte orada insanlık bütün ihtişamıyla sahneye çıkıyor.
*
İkinci perde sosyal medyada geçiyor.
Burada dekor daha güzel.
Işık iyi.
Masa güzel.
Kalemler güzel.
Çiçekler güzel.
İnsanlar da güzel.
Herkes mutlu.
Sanki;
Kimse evine giderken “Bunu niye söyledim?” diye düşünmüyor.
Veya, “Bunu nasıl yaptım ben?” diye.
Kimse gece yatağa yatıp kendi kendine:
“Galiba bugün biraz saçmaladım,” demiyor.
Onun yerine herkes hayatının basın bülteninin yeni nüshasını hazırlıyor.
“Bugün kendimi seçtim.”
“Negatif insanları hayatımdan çıkardım.”
“Beni yoran hiçbir şeye artık izin vermiyorum.”
“Yaşasın iyi kalplerin birliği.”
Çok güzel…
Ama bazen insanın aklına şu küçük soru geliyor:
Acaba o negatif insanların tamamı gerçekten negatif miydi?
Yoksa bazılarına sadece bize inanmadığı için mi negatif deniyor?
Vodvil burada biraz karışıyor.
Kapılar hızla açılıp kapanmaya başlıyor.
Birinden biri çıkıyor, ötekinden giriyor.
Biraz önce “Kimseyi yargılamam” diyen kişi, bir kapıya tutunup başkasının hayatını anlatmaya başlıyor.
“Ben aslında çok anlayışlıyım.”
“Tabii.”
“Onu da anlamaya çalıştım.”
“Tabii.”
“Sonra?”
“Sonra baktım, bazı insanlar gerçekten anlaşılmayı hak etmiyor.”
Alkış.
Vodvilin en komik tarafı da şu:
İnsanlar kendilerini kandırırken bunu çok ciddi yapıyor.
Bunun için bir dekor kuruyorlar.
Doğru insanlarla arkadaş olunuyor.
Doğru cümleleri kuruyorlar.
Doğru yerlere gidiyorlar.
Doğru fotoğrafları paylaşıyorlar.
Sonra kendilerine bakıp:
“Evet,” diyorlar, “Ben doğru yaşıyorum.”
“Ben tam olarak görüntülerini ilettiğim iyi kişiyim.”
Oysa hayatın bir yerinde üçüncü kapı tekrar tekrar açılıyor.
Çıkar geliyor.
Konfor geliyor.
Kompleks geliyor.
Yarış geliyor.
Rekabet geliyor.
Takıntı geliyor.
Kaybetme korkusu, geçilme korkusu, görülmeme korkusu geliyor.
Eski alışkanlıklar geliyor yani.
İnsanların hiç paylaşmadığı küçük tarafları geliyor.
Sahne bir anda kalabalıklaşıyor.
Herkes birbirine çarpıyor.
Birisi “Ben öyle biri değilim!” diye bağırıyor.
Öteki “Ben de!” diyor.
Derken herkes aynı anda konuşmaya başlıyor.
Vodvilin en güzel sahnesi de bu zaten.
Kimse kimseyi dinlemiyor.
Herkes kendisini savunuyor.
Ve seyirci, herkesin biraz haklı, biraz haksız olduğunu görüyor.
Belki hayatın kendisi de böyle.
Sadece sahneye çıkıldığında bu unutuluyor.
Son perde.
Oyuncular sıraya giriyor.
İyilik önde.
Duyarlılık yanında.
Özgürlük arkada.
Adalet biraz geride kalmış.
Çıkar yine üçüncü kapının yanında.
Bu kez kimse onu kovmuyor.
Çünkü herkes yorulmuş.
İyilik bu kez ona bakıyor.
“Sen aslında kötü biri değilsin” diyor.
Çıkar gülümsüyor.
“Ben hiçbir zaman kötü olduğumu söylemedim.”
“Peki nesin?” dile üsteliyor İyilik.
“Senin gibi iyi görünmek isteyen biriyim” diyor Çıkar.
Salonda sessizlik.
Perde kapanıyor.
Tam kapanırken biri arka sıralardan sesleniyor:
“Bir dakika! Ben bu oyunda yoktum!”
Herkes dönüp bakıyor.
Sesi işitilen kendisini gösteriyor.
“Ben gerçekten iyi biriyim.”
Perde yeniden kapanıyor.
Alkış.
Vodvil bitmiyor.
***
Yorgun bir genç kız, seyirci koltuklarına okunmadan bırakılmış oyunun tanıtım broşürlerini bir sonraki gösteride tekrar dağıtılmak üzere topluyor.
Broşürde şunlar yazılı:
TOO GOOD TO BE TRUE HAYATLAR
KUMPANYASI
Bu oyundaki karakterlerin büyük sırrı, nasıl başarıyorlarsa, hayatlarıyla ilgili hiçbir çelişki hissetmiyor oluşları.
Bu konuda bir tereddütleri de yok.
Hiçbir kuşku duymadan, yalnızca trend adıyla etraflarında dolaşan yaşamların etkileriyle, yaşadıkları hayatın yanında onun iyi bir görüntüsü olmak istiyorlar.
Sosyal medya bunun için şahane bir vitrin.
Orada hayatların gerçeğinden çok, rötuşlu anlatısı dolaşıma sokuluyor.
Oysa gerçek hayatlar ütüden çıkmış kalıp takım elbiseler gibi değil.
Her hayat gibi inişleri var, çıkışları var.
Bazen dağınık.
Hatta buruşuk.
Sadece İyilik ve Duyarlılık önce sahneye çıkabiliyor.
Çıkar’ın ortalıkta görünmesi dahi istenmiyor.
Sahne gerisindeyse insanlar birbirini severken kıskanıyor, iyilik yaparken kendini düşünüyor, adaletten söz ederken kendi çıkarını kollayabiliyor.
Onlar sahnede görülmüyor.
Biz hayatımızdaki çelişkileri çözmekten çok, onları görünmez kılacak kadar “düzgün bir hikâye” kurmayı öğreniyoruz.
İnsan kendisini kandırmak için artık yalan söylemek zorunda değil.
Kendisi hakkında yeterince güzel bir hikâye anlatması yetiyor.
Eğitim bu arzuya yardımcı olmak için hazır.
Belki de insanın kendisine yapabileceği en büyük haksızlık burada başlıyor.
İnsanlar sahih bir hayatının öznesi olmaktan çıkıp, kendinin propagandacısı haline geliyor.